“Başlangıçta eşitlerdi, birkaç ay sonra değillerdi.”
Bir süredir dünya basınında sık sık yer alan bu konu dikkatimi çekti. Özellikle de Fransa bu haberlerin başını çekiyordu. Matematik, çocukların düşünme ve problem çözme becerilerini geliştirmede kritik bir rol oynar. Ancak eşit fırsatlar sunulması gereken bu alanda, cinsiyet temelli farklar daha okulun ilk aylarında kendini göstermeye başlıyor. Peki bu farklar nereden geliyor? Doğuştan mı, yoksa eğitimle mi oluşuyor? “Kızlar matematikte erkeklerden daha zayıftır” gibi klişeler, gerçekten biyolojik bir gerçeği mi yansıtıyor, yoksa toplumun ve eğitimin şekillendirdiği önyargıların bir sonucu mu?
Bu soruya net bir yanıt arayan dev ölçekli bir araştırma Fransa’da gerçekleştirildi. Yaklaşık 3 milyon birinci sınıf öğrencisinin verileri incelendi ve sonuç oldukça çarpıcıydı: Okula başlandığında kız ve erkek çocuklar arasında matematik başarısı açısından hemen hemen hiçbir fark yoktu. Ancak yalnızca dört ay sonra, erkek öğrenciler yüksek başarı grubunda açık bir çoğunluk kazandı. Yani, farkın oluşması için uzun yıllar geçmesi gerekmiyor—bazı şeyler sadece birkaç ayda bile değişebiliyor.
Bu bulgular bizi şu temel soruya götürüyor:
“Acaba bu farkı doğuran şey okulun kendisi mi?”
Araştırmacılar, doğuştan gelen yetenekler açısından kız ve erkek çocuklar arasında anlamlı bir fark olmadığını net şekilde ortaya koydu. Yani sorun, çocukların “kapasitesinde” değil; sorun, okulun sunduğu ilk deneyimlerde, sınıf dinamiklerinde ve çevreden gelen mesajlarda. Sınıf içindeki roller, öğretmenlerin tutumları ve toplumun beklentileri birleşince, kız çocuklarının matematikteki özgüveni zedelenebiliyor. Başta eşit olan potansiyel, zamanla farklılaşmaya başlıyor—ve bu fark çoğu zaman kız öğrencilerin aleyhine işliyor.
Fransa’daki Veriler Ne Diyor?
Bu büyük çaplı çalışmadan çıkan bazı dikkat çekici noktalar:
- İlk haftalarda kız ve erkek çocuklar başarı açısından neredeyse aynı seviyede.
- Dördüncü ayda, erkek öğrenciler yüksek başarı grubunda gözle görülür biçimde çoğunlukta.
- Birinci sınıfın sonunda, erkekler üst başarı dilimlerinde yoğunlaşırken, kızlar daha çok alt başarı gruplarında yer almaya başlıyor.
Bu değişim biyolojik değil; sosyal ve eğitimsel süreçlerin bir ürünü. Özellikle öğretmenlerin — çoğu zaman farkında bile olmadan — sergilediği davranışlar, beklentiler ve yönlendirmeler bu farkın büyümesine katkı sağlıyor olabilir. Örneğin, bir erkek öğrenci zor bir soruyu çözdüğünde “zeki” olarak tanımlanırken, aynı başarıyı gösteren bir kız öğrenciye “çalışkan” demek gibi küçük ama etkili tutumlar bile fark yaratabiliyor.
Eğitimciler İçin Önemli Bir Mesaj:
Farkın Tohumları En Başta Atılıyor
Bu araştırmanın bize verdiği en önemli mesajlardan biri şu: Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için üniversite veya lise dönemini beklemek çok geç olabilir. Fark, çocuklar ilkokula adım attığı ilk aylarda ortaya çıkıyor. Eğer kız çocukları daha bu dönemde “ben matematikte iyi değilim” düşüncesini edinirse, ileride matematikle ya da STEM (Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik) alanlarıyla yolları çok daha erken ayrılabiliyor.
Bu yüzden harekete geçmek için öğrencilerin matematikten tamamen soğuduğu zamanı beklememeliyiz. Asıl mesele, bu kırılmanın yaşandığı ilk birkaç ayı iyi anlamak ve o dönemde eşitlikçi bir öğrenme ortamı oluşturmak. Çünkü alışkanlıklar da, inançlar da, özgüven de en çok o zamanlarda şekilleniyor.
Velilere, öğretmenlere ve eğitim politikası yapıcılarına düşen görev net:
Eğitimde cinsiyet farkının büyümesini önlemek istiyorsak, işe en erken noktadan başlamalıyız.
