ÇİYANLAR TAHTI VE KÜL TUTANLAR

Bir varmış, bir yokmuş.

Haritalardan silinmiş, zamana karışmış bir yer varmış: Altın Kapı Ülkesi. Burası bir zamanlar dürüst insanların emeğiyle kurulan, bereketli topraklara sahipmiş. Bu topraklar, alın teriyle can bulurmuş; her taşın altında bir anlam, bir öğüt saklıymış.

Ama işler değişmiş. İnsanlar açgözlülüğü meziyet, ihaneti başarı sanmaya başlayınca, karanlık da yerin yedi kat altından sürünerek çıkıp gelmiş. Ülkeye sinsice sızan bu yaratıklara “Çiyanlar” denirmiş.

Ama bildiğimiz çiyanlar gibi değilmiş bunlar. İki ayak üstünde yürür, insan maskesi takarlarmış. Kravatla toplantılara katılır, yüksek binalarda kararlar alırlarmış. İşine sadık, dürüst çalışanları “verimsiz” diye dışlar, aslında kendileri açgözlülükle ülkenin damarlarını kemirirlermiş.

Çiyanlar doğar doğmaz ilk iş annelerini kemirirlermiş—onların ayinleri buymuş. Çünkü onlar için güvenileni ilk harcamak bir başarıymış. Vefa onlara göre zayıflık, sadakat aptallık, hakikatse tehlikeymiş.

Zamanla bu çiyanlar ülkenin en yüksek kulelerine yerleşmiş, tahtlara oturmuş. Altlarında emekçilerin alın teri, üstlerinde ise pahalı ama leke tutmayan cüppeler varmış. Yaptıkları her ihaneti “strateji”, her arkadan vuruşu “vizyon” diye satarlarmış.

Ama bu topraklarda çok önceden dağlara yazılmış bir kehanet varmış. Rüzgâr fısıldamış, taşlar hatırlamış:

“Gün gelecek, çiyanlar kendi tükürüklerinde boğulacak. Ve kül tutanlar yeniden doğacak.”

Kül Tutanlar… Bu toprakların gerçek sahipleriymiş. Ellerinde nasır, yüzlerinde çatlaklar ama kalplerinde hâlâ sıcaklık olan insanlar. Onlar, yangınlara göğüs germiş, ihaneti yaşamış ama özünden vazgeçmemiş. Çiyanların ezdiği bu insanlar, dağların ardında sessizce beklemiş. Çünkü bilirler ki her karanlık kıştan sonra bahar, daha da anlamlı gelir.

Ve beklenen o gün gelmiş.

Gökyüzü kan kırmızısına boyanmış. Çiyanlar büyük bir ziyafet sofrası kurmuş. Masada çalınmış hayaller, bastırılmış sesler, yok sayılmış emekler varmış. Kahkahaları vadileri inletirken, sofraya biri yaklaşmış.

Adı: Narhûn.

Bir kül tutandı. Yüzü yanmış, dili kesilmiş ama kalbi hâlâ konuşuyormuş. Elinde sadece topraktan yapılmış bir kürek varmış, ama içinde kor gibi bir öfke taşıyormuş. Sessizce yaklaşmış, sofranın tam ortasına “Ateş Toprağı”nı sermiş.

Ama bu toprak, aslında bir aynaymış. Sıradan bir ayna değil. Kalpleri gösteren bir ayna.

Çiyanlar aynaya baktıkça geçmişleriyle yüzleşmişler. Sattıkları dostlar, ezdikleri omuzlar, söyledikleri yalanlar… Ve en korkuncu: Kendilerini insan sanırlarken aynada, irinli, karanlık, yabancı yaratıklar olduklarını görmüşler.

Korkudan kudurmuşlar. Tükürük saçmış, zehir kusmuşlar. Ama aynadan kaçamamışlar. Çünkü bu ayna kalpleri yansıtıyormuş. Ve kalbi çürümüş olan, aynada kendi kendini yerken görünürmüş.

O gece çiyanlar, gerçekten kendi tükürüklerinde boğulmuş. Kimi kendi kuyruğunu yemiş, kimi göğe kaçmak istemiş ama gökyüzü onları yere geri tükürmüş. Maskeleri düşmüş, insanlara rezil olmuşlar.

Narhûn küreğini yere bırakmış, toprağa bakmış. Sonra arkasını dönüp şöyle demiş:

“Toprak sadakati tanır. Ateş ihaneti affetmez. Ve biz… biz artık ne susarız, ne eğiliriz.”

O günden sonra Altın Kapı Ülkesi küllerinden yeniden doğmuş. Ama her köşeye tek bir cümle yazılmış:

“Çiyanlar her devirde çıkar. Ama unutmasınlar, her devrin bir Narhûn’u vardır.”

Yorum bırakın