İNSANCA YAŞAMAK: SADECE BİR ANIMSATMA

Yazan:Okan DİNÇ

Bir sabah uyandım. Her şey yerli yerindeydi gibi. Aynı sokakta yürüdüm, aynı kaldırımı adımladım. Fakat bir şey farklıydı. Belki sokak aynıydı ama ben değişmiştim. Belki de nihayet fark ettim: taşların arasında büyümüş, beslenmiş, semirmiş çiyanlar vardı. Belli ki birileri onlara “Buyurun, burası sizin alanınız” demişti. O alan ise benim toprağım, emeğim, geleceğimdi.

İnsanım ben. Belki kulağa sıradan geliyor ama aslında içinde her şey var. Aç kalınca karnım ağrır, yalan işitince midem bulanır. Hak ararım, çünkü adaletsizlikle yaşayamam. Ve artık kimse bana “düzen bu” deyip geçemez. Çünkü düzen dedikleri, baskıyı normalleştirmenin başka bir şekli.

Çiyanlar yalnızca toprağı kazmaz.
Kökleri çökertir.
Ve en çok da… umudu tüketir.

Ama ben hâlâ ısrarla umutluyum. Çünkü gördüm: Birleşince çiyanlar dağılıyor. Işık görünce kaçıyorlar. Ve o ışık? Biziz. Birbirinin gözünün içine bakan, omuz omuza duran bizleriz.

Bugün belki bu sadece bir yazı. Ama satır aralarında başka bir yapı inşa ediyorum: Gelecek. Bir gün, seneler sonra bu metne dönüp bakıldığında, bu satırlar bir yön çizmiş olsun istiyorum. Toprağı nasıl temizledik, içimizi nasıl ferahlattık…

Çünkü konu yalnızca geçinmek değil.
Konu, yaşamak.
İnsanca.

Ve bu yazı bitmiyor. Çünkü insan yaşadıkça, bu metin de kendi yolunu yeniden bulacak.

Toprak Ne Zaman Kirlenmeye Başladı?

Çocukken toprağın bir kokusu vardı.
Şimdi? Beton bile kokmuyor artık.

Eskiden insanlar az konuşur ama çok hissederdi. Komşunun çocuğu açsa senin iştahın kaçar, yemek yutamazdın. Bahçedeki domates yalnız evdekilere değil, tüm mahalleye yeterdi. İnsanlar gökyüzüne bakıp şöyle düşünürdü:
“Yarın da böyle parlak olur mu acaba?”

Sonra bir şey oldu.
Ne zaman oldu, kim yaptı bilmiyoruz belki.
Ama hissettik.

Birileri yavaşça toprağın altına bir karanlık saldı.
İçimize doğru süzülen bir boşluk gibi.

Dayanışmanın yerini rekabet aldı.
İyilik küçümsendi.
Üretim değerini kaybetti; tüketim yüceltilir oldu.

İnsana ait ne varsa, sırayla satılığa çıktı.
Eski topraklar — hem mecazi hem gerçek anlamda — kirlendi.
Çünkü çiyanlar geldiler.

Kimse “geliyoruz” demedi.
Ama her gelişlerinde biraz daha sustuk.
Her şeyi görüp bildiğimiz hâlde,
“Belki geçer” dedik.
“Bize dokunmaz” dedik.
“Birisi çıkar, düzeltir” dedik.

Ama çıkmadı.
Çünkü o kişi bizdik.
Bunu anlamamız zaman aldı.

Sahte Gülüşlerin Altındaki Çürümüş Gerçekler

Televizyonu açıyorum:
Birileri başarı hikâyeleri anlatıyor.
Birileri yatırım tüyosu veriyor.
Birileri açlık sınırını konuşuyor — sadece konuşuyor.

Sanki o sınırın öbür tarafında bebekler aç değilmiş gibi.
Sanki annelerin yaşadığı acı görünmüyormuş gibi.

Sokağa çıkıyorum.
Yüzlerde bitkinlik,
Kalplerde bastırılmış bir sinir hali.

Ve her şey “normal” olmuş artık:
— İşçilerin sigortasız çalışması,
— Gençlerin umutsuzluğu,
— Yaşlıların yalnızlığı,
— Kadınların endişesi,
— Çocukların yoksunluğu…

Hayat, sanki bir mağaza vitrini gibi parlatılmış.
Sosyal medya filtrelerinden süzülmeden gerçek olamıyor.
Ama gerçek şu ki:
Hepimiz biraz eksik hissediyoruz.
Bir yanımız aç, bir yanımız sessiz, bir yanımız yorgun.
Ve artık görünmemeyi öğrendik.

Artık çiyanlar saklanmıyor.
Gizlenme ihtiyaçları da kalmadı.
Çünkü sistem artık onların diliyle konuşuyor.
Eğitim onların kontrolünde, medya onların sesi, hukuk onların terazisiyle ölçülüyor.

Bir halkı susturmanın en etkili yolu:
Onu yoksulluğuna layık olduğuna ikna etmektir.

Ve biz ikna edildik.
Tembel olduğumuza, başarısız olduğumuza, değersiz olduğumuza…
Ne zaman sesimizi çıkarsak:
“Daha kötüsü var” dediler.

Ama ben bugün bu yazıyla itiraz ediyorum.
Çünkü insanın insanca yaşayamadığı her yapı, çöküktür.
Ve bu çöküş artık gizlenemez.
Toprağın hem üstü, hem altı kokuyor.

Ama bu aynı zamanda bir fırsat.
Çünkü koku yayılırsa, çürüme görünür olur.
Ve görünür olan, değiştirilebilir.

Uyanmak — belki de bu çağın en sade ama en güçlü devrimidir.

Toprağı Geri Kazanmak

Çiyanlar karanlığı sever.
Işıktan hoşlanmazlar.
Çünkü ışık gerçekleri açığa çıkarır.

Bugün o ışığı ellerimizle yakmalıyız.
Sözle, yazıyla, dayanışmayla, örgütlenmeyle…

Çiyanları görmek yetmez, onları uzaklaştırmak gerekir.
Ama önce şunu anlamamız gerek:
Hiçbir sistem, halkın onayı olmadan bu kadar sağlam duramazdı.

Peki, on yıl sonra neredeyiz?
Bu soruyu her sabah kendimize sormalıyız.
Çünkü her gün, bir şeyleri yeniden kurmak için fırsat sunar.

Toprağı geri almak zaman ister, gayret ister.
Ama ilk adım olmadan, hiçbir şey başlamaz.

Benim tahminim:
Bu sistem kendini yiyip bitirecek.
Çünkü sürdürülebilir değil; doğaya, insana ve akla aykırı.

Ama o yıkım, bizim kurtuluşumuz olmayacak.
Eğer biz hazır değilsek,
Yine başka çiyanlar gelip boşluğu dolduracak.

Gelecek, sadece zamana bırakılarak değil, bilinçli tercihlerle inşa edilecek.

Yeniden köy okulları açılacak,
Kooperatifler yükselecek,
Üretim yeniden değer kazanacak,
Dayanışma yeniden doğal olacak.

Bu bir düş değil.
Bu, kararlılıkla örülebilecek bir gerçek.

Ama bunun için büyük kahramanlara değil,
Küçük ama istikrarlı adımlara ihtiyacımız var.

Her gün bir kişi daha “hayır” dediğinde,
Bir çocuk tok uyuduğunda,
Bir kadın korkusuzca yürüdüğünde,
Bir genç yeniden umutla üretmeye başladığında…

İşte o zaman çiyanlar gizlenecek delik bile bulamayacak.

Ve bu yazı burada bitmiyor.
Çünkü bu bir slogan değil.
Bu bir anımsatma.

İnsanca yaşamak hâlâ mümkün.
Ama karşılıksız değil.

Yazının devamını kim yazar?
Belki ben.
Belki de sen.

Yorum bırakın