ZAMAN TÜNELİNDE BUGÜN
Mayıs 2017’de yazmışım bu yazıyı. Değişen ne olmuş? Sizler bulun bence. Tabii ki ben küçük dokunuşlar yaptım.
Eğitimin Sessiz Çöküşü: Türkiye ve Almanya’nın Ortak Kaderi
Bugün Türkiye’nin bir anda iki yüz yıl geriye gittiğini söyleyenler var. Benzer şekilde, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi lideri olarak görülen Almanya’nın da son yıllarda ciddi bir gerileme sürecine girdiğini düşünenlerin sayısı az değil. Elbette hiçbir ülke bir gecede çökmez. Akşam yatıp sabah uyandığımızda karşımıza çıkan tablo, çoğu zaman onlarca yıl boyunca biriken sorunların sonucudur.
Türkiye ile Almanya arasındaki benzerlik ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Biri gelişmekte olan bir ülke, diğeri Avrupa’nın sanayi devi. Ancak toplumların geleceğini belirleyen bazı temel dinamikler vardır: eğitim, demografi ve ortak gelecek duygusu. Bu alanlarda yaşanan bozulmalar, ülkelerin ekonomik gücünden bağımsız olarak uzun vadeli ve derin sorunlar yaratır.
Türkiye’deki gerilemenin nedenleri üzerine elbette farklı görüşler ileri sürülebilir. Kimi ekonomik politikaları suçlar, kimi siyasi tercihleri, kimi ise dış müdahaleleri. Fakat bütün bu başlıkların temelinde eğitim meselesinin bulunduğunu düşünüyorum. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda bir toplumun kendini yenileme, sorun çözme ve geleceğini kurma kapasitesidir.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yakalanan ilerleme ivmesi zamanla zayıfladı. Özellikle eğitim alanındaki yapısal sorunlar yıllar içinde birikti ve derinleşti. Bunun sonuçlarını yalnızca istatistiklerde değil, günlük hayatın içinde de gördük.
Ortaokul yıllarında, doğudan gelen bir arkadaşımın sözlerini hâlâ unutamıyorum. Bir matematik sorusunu çözemediğinde üzülerek şöyle demişti:
“Bizim oralarda hangi derse öğretmen geldi ki öğrenelim? Siz çok şanslısınız. Ama ben sizi nasıl yakalayacağım?”
Bu cümle beni o gün derinden etkilemişti. Çünkü mesele yalnızca bir öğrencinin bir soruyu çözememesi değildi. Mesele, fırsat eşitsizliğinin bir insanın hayatına nasıl sessizce yön verdiğiydi. Eğitimdeki eksiklikler yalnızca bireyleri değil, toplumun tamamını etkileyen uzun vadeli sonuçlar doğuruyordu.
Bugün geldiğimiz noktada da benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Eğitimli nüfusun toplumsal etkisi azalırken, eleştirel düşünceyi besleyen kurumlar zayıflıyor. Kısa vadeli çıkarlar, uzun vadeli toplumsal hedeflerin önüne geçiyor. Bunun sonucunda toplum, ortak bir gelecek tasavvurunu yavaş yavaş kaybetmeye başlıyor.
Benzer bir tablo Almanya’da da farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Özellikle eski Doğu Almanya bölgelerinde nüfusun yaşlanması, gençlerin büyük şehirlere göç etmesi ve ekonomik dönüşümün yarattığı huzursuzluk uzun süredir tartışılıyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Almanya da demografik değişim, göç politikaları ve ekonomik sürdürülebilirlik arasında denge kurmaya çalışıyor.
Buradaki temel sorun göçmenler ya da belirli topluluklar değildir. Asıl mesele, toplumların değişime ne kadar hazırlanabildiğidir. Eğitim sistemi güçlü değilse, ekonomik fırsatlar adil dağılmıyorsa ve insanlar geleceğe güven duymuyorsa, toplumsal gerilimlerin artması kaçınılmaz hâle gelir.
Asıl tehlike de burada yatıyor. Bir ülkeyi geriye götüren şey yalnızca ekonomik krizler değildir. Toplumun kendi sorunlarını konuşamaz hâle gelmesi, farklı görüşlerin ortak bir zeminde buluşamaması ve gelecek için ortak hedefler üretememesi çok daha derin bir sorundur.
Türkiye’nin de Almanya’nın da ihtiyaç duyduğu şey, geçmişin kavgalarına saplanmak değil, geleceğin şartlarına hazırlanabilmektir. Bunun yolu ise eğitimden, bilimden, üretimden ve vatandaşların karar süreçlerine daha fazla katılabildiği bir toplumsal yapıdan geçer.
Bugün korkularımızı konuşabiliriz. Hatalarımızı tartışabiliriz. Fakat bunları yaparken birbirimizi suçlamak yerine çözüm üretmeye odaklanmak zorundayız. Çünkü toplumlar yalnızca umutlarını kaybettiklerinde değil, sorunlarını görmezden geldiklerinde de geriler.
Gelecek kendiliğinden kurulmayacak. Onu ancak eğitimli, sorgulayan ve sorumluluk alan insanlar inşa edebilir.
Sevgilerimle.

Yorum bırakın