HATALARIMIN GÜCÜ

Üretimin içerisinde yürüyorum. İbrahim yaklaştı yanıma. İbrahim mühendis çocuk. İyi bir mühendis İbrahim. Pres hatlarının sorumluluğu onda 50 kişilik bir ekibi yönetiyor. Güveniyoruz İbrahim’e. “Affedersiniz Okan Bey” dedi son derece saygılı bir ses tonuyla. Devam etti pres de çalışan Melih’i göstererek; “Melih’in beli ağrıyormuş. Çay köşesinde biraz dinlenmek istiyor.” dedi. Melih genç bir delikanlı. Askerden yeni gelmiş. Zıpkın gibi. Tuttuğunu koparan ve zeki. Hem çalışıyor hem de yan gözle bize bakıyor.

İbrahim’e gülümsedim, cebimden iş eldivenlerini çıkartıp Melih’e yöneldim. “Melih belin ağrımış git dinlen biraz.” dedim. Melih şaşırdı ama o çay dinlenme köşesine yönelirken yerine ben geçtim. İbrahim geldi birşeyler geveledi ama nasıl baktıysam artık hemen uzaklaştı. İbrahim ve Melih’in şaşkın bakışları arasında çalışmaya devam ettim. 15 dakika geçti yada geçmedi Melih geldi yanıma. “Okan Bey çok teşekkür ederim. Ağrım geçti, çalışabilirim.” dedi. Geçmiş olsun deyip yanından uzaklaştım ve dolaşmaya devam ettim. Bir daha fabrikada ne Melih’in ne de başka kimsenin beli ağrımadı. İbrahim mi o 2-3 yıl kadar sonra başka bir firmada iş bulup ayrıldı. Melih hala çalışıyor. Daha sonra Satınalma bölümüne aldım onu Müdür Yardımcısı oldu.

Böyle davranmasının birazını kitaplardan öğrendim. Bir çok psikoloji kitabı okudum. Evet evet mühendisim hem de çok iyi bir üretimciyim. 10 yaşından beri kaynak yapmasını biliyorum. 12 yaşında torna kullanmasını öğrendim. Ama fabrika yönetmek insan yönetmek çok zor. Hele benim gibi adalet kavramınız yüksek ise. Solcu, sosyalist bir ruha sahipseniz. Okuduklarımı uyguladım. Uyguladıkça hatalar yüzüme yüzüme vurmaya başladı.

O zaman anladım ki! Tek başına teoriyi okuyup öğrenilmiyor. Öğrenmenin ilk adımı okumak ancak anlatılmak istenenin sadece yüzde onluk kısmını öğreniyorsunuz. Uygulamazsanız teori güdük bir bilgi olarak kalıyor. Uygulamak gerekiyor. Uygularken özellikle güvenliği elden bırakmamak çok önemli. Uygulamak bile size ancak yüzde yirmilik bir dilim getiriyor.

Hani tecrübe denilen olgu, tanım varya öğrenmenin yüzde yetmişlik bölümünü oluşturan. İşte o tecrübeler aslında yaptığımız hatalar. Hata yaparak, hatalarımızı düzeltip ders çıkararak öğrenmeyi tamamlıyoruz. Elektrodu metale yapıştırmadan en uygun açıyı eliniz öğrenemez. Her zaman gönye kullanamazsınız. Elinizin altında bir mikroskop yoktur. Plastik bir levhayı aluminyuma nasıl kaynatacağınızı kitapta bulamazsınız. Kitap size sadece iki metali bir birine kaynatmayı anlatır.

İş hayatım boyunca çok hata yaptım ve hiç hata yapmaktan korkmadım. Bazı hatalarım bana çok zarar verdi. Aslında en büyük zararı beni kaybedenler görüyor. Sakın hata yapmaktan korkmayın. Siz adaleti nasıl sağlayacağınızı düşünün. Önemli olan her noktada adaleti sağlamak.

Sevgiyle kalın.

AYNASIZ KALDIK

Pandemi ile beraber hayatımızda çok fazla değişken oldu. Özellikle en önemli değişken ise yüzyüze sosyal temasın azalmasıyla beraber sembolik etkileşimin azalmasıdır.

Evet aynayı kaybettik.

Birey olarak yüklediğimiz anlamlar değişmeye ve evrilmeye başladı.

Bir yerde dramaturjik bir yalnızlığa sürüklendik.

Hayat bir oyun sosyolojik bir oyun. Bu tiyatro oyununun içinde bugüne kadar öğrendiğimiz metaforları kullanamaz hale geldik. Baba, anne, eş, mühendis, öğretmen hangi kimliğe bürüneceğimizi unuttuk. Pandemi sonrası özellikle 30 yaş üstü neredeyse tüm bireylerde rollerin karışmaya başladığını gözlemliyorum.

Aşı karşıtlarının, hayvan düşmanlarının toplum içerisinde kimliksiz kaldıklarını daha net görüyoruz. Toplumsal etkileşim sahnelerimiz yok oldu. Kendimize farklı rol modeller belirledik.

Yine de en büyük değişim köklerini Amerikan Pragmatizminden alan SEMBOLİK ETKİLEŞİMCİLİK yaklaşımında olacaktır. Benlik ve zihin arasına yerleştirdiğimiz sembolik bir dünya vardı. Sosyal ve yüzyüze etkileşimin ortadan kalkmasıyla yada ara vermesiyle bereber gerçek olarak tanımladıklarımız değişti ve gerçekleşti.

Sembolik etkileşim teorisyenlerine bugün büyük bir iş düşmektedir. Çünkü tolumsal çatışmalar, büyük değişmeler ve makro ölçekli sınıfsal olgular değişecek. Biçilen roller yeniden tanımlanacak. Bu değişimi gelişmiş toplumlar olarak tanımladığımız coğrafyada yaşanan protestolar da görüyoruz. Müzeye giren ve kendini aktivist rolüne yakıştırmış bir bireyin protesto yolunu büyük bir sanat eserine zarar verme görüntülerinde izleyebiliyoruz. İngiltere’de markete giren ve kendine aktivist rolünü biçen birilerinin sütleri yere dökmesinden çıkarım yapabiliyoruz.

Benim bu olaylarda dikkatimi çeken aktivist rolündeki çift bireylerin beden dili.

Yalnızlıklarının birer kanıtı olarak duruyor.

Birey tanımından çift tanımına geçmişler.

Bütünün işlevselliğini çiftin işlevsizliğine kadar indirmiş gibi duruyorlar.

Pandemi sonrası iktisadi ve tarihsel bir dağılma sürece yaşanacak gibi duruyor.

Yeniden yüz yüze etkileşime dönme zamanı ve rollerimize oyunumuza kaldığımız yerden devam etme zamanı.

Sevgiyle kalın.

AZ HAREKET ÇOK İŞ

Bir operasyon yaparken, ister üretin, ister hizmet sektöründe iş yapın isterseniz de satış işi yapın. Sizin müşteri kaybetmenize neden olan 7 ölümcül günahtan sadece biridir fazla hareket.

Fazla hareketi yorulmak olarak algılamayın lütfen. Zaman artık çok kıymetli hata 1 gün öncesinden bile kıymetli. Dün bizim 189 dakika da yaptığımız bir işi bugün bir başkası 188 dakika 47 saniyede yapıyor. Yani bizden 13 saniye daha az. Konu sadece paramı sanıyorsunuz. Tabi para da var işin ucunda ama paradan daha değerli birşey daha var hadi bunu yazının sonuna kadar düşünün.

Birgün Feribot ile Bursa’ya dönüyorum. Bursa’nın iyi sanayicilerinden biri ile karşılaştım. Sohbet ediyoruz. “Okan bu firmalar sürekli bizden iyileştirme yapmamızı ve fiyatları aşağıya çekmemizi istiyorlar. Bunun sonu yok mu?” dedi. Aslında sana iyilik yapıyorlar senin gelişmeni ve rekabetçi olmanı sağlıyorlar, dedim. Ülkemizdeki en büyük sıkıntı eğitimde ve araştırma, geliştirmeye ayrılan kaynakta. Patronlar, araştırma ve geliştirmeye ayrılan kaynağı ceplerinden çıktığını düşündükleri an sürdürülebilir olmaktan uzaklaşıyorlar.

7 ölümcül günahtan biri olan gereksiz hareketleri kimi 3. sıraya koyar kimi 6. Oysa benim için birinci sıradadır. Bir çoğunuz diğer günahları merak ediyor değil mi? Sıra onlara da gelecek. Neden birinci sırada bu var biliyor musunuz? Bu konuda ilk öğrendiklerimi rahmetli annemin mutfağından öğrendim. Her zaman çok düzenliydi. Fakat o düzen öyle güzel ayarlanmıştı ki! Baharatlar her zaman kol mesafesindeydi. Yemek yapmaya başlamadan önce herşey ocağın yakınına getirilir ve kol mesafesine konurdu. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kişiye bu hızda yapan görmedim. Yemek yaparken onu izlemek büyük keyif verirdi. Tüm sülale ve komşular büyük bir davet verilecekse annemi çağırıyorlardı.

Kurallar beliydi;

  1. İhtiyacı olan ne varsa öncesinde o bölgeye getirilirdi.
  2. Herşey kol mesafesine konurdu
  3. Kulanım yani tencereye giriş sırasına göre yerleştirilirdi.
  4. Kesici ve tehlikeli olan bıçaklar tezgah üstünde yer almaz hep çekmecede dururdu.
  5. Tüm iş göz açısı içinde kalırdı.

Fazla ve gereksiz her hareket zaman kaybıdır. Evet para kaybıdır. Paradan daha değerli olan enerji kaybıdır. Ölümcül günah enerji kaybıdır. Yazının başında bahsetiğim paradan daha değerlidir enerji. Önümüzdeki 20 yıla damgasını vuracak.

Ne kadar az hareket o kadar sürdürülebilir hayat. Dağ başında küçücük bir alanda yaşayanların ömürlerinin neden uzun olduğunun bilimsel açıklaması olabilir.

Sevgiyle kalın. 7 ölümcül günahı öğrenmek istiyorsanız eğer eğitim talebinde bulunabilirsiniz.

TEKSTİLİN GELECEĞİ GERİ DÖNÜŞÜMDE

Dünya için bir enerji krizinin kapıda olduğunu bir yüz yıl önce dile getirilmeye başlandığını biliyoruz. Bu konuda özellikle enerji şirketleri büyük yatırımlar yapıyorlar. Bunun dışında en çok araştırma geliştirme yatırımı alan iki sektörden biri gıda diğeri de tekstil.

Yakın bir zaman önce Uluslararası Tekstil Üreticileri Federasyonu ITMF 2022 konferansı İsviçre’nin Davos kentinde yapıldı. Dünya’nın her yerinde tekstil üreticileri katıldı. Konuşmacılar arasında Türkiye’den de isimler vardı. Konferans raporu daha yayınlanmadı. 2021 konferans raporunda özellikle izlenebilirlik öne çıkarılmıştı. İzlenebilirlik için Healixa’nın ortaya koyduğu DNA kodlaması oldukça ilgi çekiciydi. Bu DNA kodlamasını sadece tekstil değil otomotivde de göreceğiz diye düşünüyorum.

ITMF 2022 de yapılan sunumlarda görüyoruz ki geri dönüşüm konusunda en ciddi adımı H&M markası atıyor. Geri dönüşüm için en önemli denemeler 2023 senesinde başlayacaklarını ve 2025 senesinde biolojik ve kimyasal bir teksitil geri dönüşüm tesisini devreye alacaklarını duyurdular. Önemli bir gelişme olarak bir kenara not edip gelişmeleri takip edebiliriz.

Giysilerin içine yerleştirilecek sensörler vasıtası işe anahtarsız yaşama da yakın zamanda merhaba diyebileceğiz. Eve, arabaya, ofise girip çıkarken anahtar kullanmadan kapıları açabileceğiz. Arabayı çalıştırıp direksiyona dokunmadan virajları güvenle alabileceğiz. Bu konu ile ilgili CeTI firmasının önemli çalışmalar yaptığını biliyoruz.

Bu sene konferansta en iddialı sunumlardan birini HeiQ AeoniQ yaptı. Tekstilin özellikle karbon emisyonunda %15, endüstriyel su kullanımında da % 20 payı olduğunu biliyoruz. Karbon ayak izini yok etmek tüm sektörlerin temel hedefi. Su kullanımı ise bana göre karbon ayak izinden çok daha önemli ve öncelik taşıyor. “Tekstil tarihinde ilk kez polyester ve naylon ipliklerin özelliklerini selülozik, biyolojik olarak parçalanabilen ve sonsuz geri dönüştürülebilir bir elyafta yeniden üretmeyi başardık.” sloganıyla AeoniQ ürünlerini tanıttılar. Öyle bir iddia ortaya koyuyorlar ki. Bu ipliğin sonsuz döngüye sahip olduğunu savunuyorlar. Aeon’un anlamı sonsuz döngü çabası demek. Bir anda aklıma Sönmez Filament geldi…

Unifi firması pet şişelerin geri dönüşümünden elyaf ipliği üretiyor. % 100 geri dönüştürülmüş malzeme kullanıyor. Elyaf çorap, yatak, spor giysileri üreticileri için vazgeçilmez bir hammaddedir. Geri dönüşüm bugün dünya üzerinde %1 civarındadır. Bu oranı önümüzdeki 3 yıl içerisinde %30 lara çıkarmak hepimizin görevi.

Waganingen Üniversitesi bu konular üzerine en çok araştırma yapan ve teşvik alan eğitim kurumudur. “Misyonumuz ‘yaşam kalitesini artırmak için doğanın potansiyelini keşfetmek’tir. Bilgi birikimimiz, hükümetleri, ticaret ve sanayi sektörünü ve sivil toplumu zorluklarla yüzleşmelerinde desteklemektedir. Eğitimi temel ve uygulamalı araştırmalarla birleştirerek sinerji elde ederiz.” başlığı altında sürdürüyorlar araştırmalarını. Keşke Uludağ Üniversitesi’de bu şekilde çalışsa. Özellikle organik pamuk ve geri dönüştürülebilir pamuk ihtiyacının bu kadar çok olduğu günümüzde.

Bu tren kaçmadan binmek zorundayız.

Okuduğunuz ve paylaştığınız için teşekkür ederim.

Saygı ve sevgilerimle

Okan DİNÇ

Referanslar

https://www.wur.nl/en/research-results.htm

https://totebagfactory.com/blogs/news/organic-cotton-vs-recycled-cotton

Homepage

https://www.wur.nl/en/project/Bio2HighTexWastexcel-new-solutions-for-the-textile-chain.htm

https://unifi.com/repreve

https://www.qmilkfiber.eu/?lang=en

https://www.itmf.org/publications/reports/icctm-reports

https://www.itmf.org/conferences/previous-conferences/itmf-conference-2022

MADENCİLERİN GÜNEŞİ

Yıllar önce Zonguldaklı bir madenci ile sohbet ederken bana tek hayalinin her sabah güneşi görmek olduğunu, tek umudunun da çocuklarının okuyup madene mahkum olmamaları olduğunu söylemişti. Ne kadar doğru bir görüş. Her yeri kömür karası ama yüreği ve görüşü açık demiştim.

Bu günün ve önümüzdeki bir kaç günün gündemi Amasra Bartın’da yaşanan maden kazası olacak. Sizler sosyal medyada, yazılı ve görsel basında çoğunlukla siyasilerin söylemlerini göreceksiniz. Oysa son konuşması gerekenler onlar. Olay yerine koşarak gidip tüm izleri silecekler çünkü ölüm prim yapar. Ben bu siyaseti sevmiyorum özellikle de acının üstünden yapılan siyaseti. Sadece siyasiler değil sosyal medyada afilli kelimeler ile acıya ortak olduğunu ifade edenleri de sevmiyorum. Gerçekten üzülüp samimi acılarını ifade edenleri tenzih ederek bunu söylüyorum. Bunu paylaşılan mesajdan, bir araya getirilen kelimelerin sırasından ayırt edebilecek kadar tecrübe edindim.

Küçük ufak tefek protestolar olacak. Haydi suçlular bulunsun diye imza kampanyaları açılacak. Belki meclise red edilme garantili soru önergesi bile verilir. Haftaya hepimiz bam başka yönlendirilmiş konulara döner unuturuz. Unutmadık mı Soma’yı? Soma’da atılan tekmeyi.

Olması gereken o anda oraya işin uzmanı Maden mühendisleri, jeologların ve tehlike öngörü yapabilecek iş güvenliği uzmanlarının gitmesi. Anında bir sahra hastahanesi ile bu durumların uzmanı sağlık çalışanlarının oraya yönlendirilmesi. Şu an ailelerin özellikle uzman Psikologlardan psikolojik desteğe ihtiyacı var. Çocukların yaşadığı travma çok daha ağır olacak. Biliyormusunuz Soma faciasından sonra Somalı çocukların eğitim başarısının düştüğünü. Bilmiyoruz, bilmiyorsunuz! Kimse araştırma gereği bile duymadı.

2008 yılında yayınlanan bir istatistikte 100 milyon ton üretim başına 722 ölümlü can kaybı ile dünyada açık ara birinci olduğumuzu. 2000’lerde bu rakkam 710 idi. Sadece bu da değil 1941 den bu yana ülkemizdeki maden kazalarında ölenlerin sayısı 3 binin üzerine çıktığını. Son kaza bu konuda hala aynı noktada olduğumuzu ve önlem almakta geciktiğimizi gösteriyor. 1983 yılından bu yana 32 maden kazası yaşandığı gerçeği ile yüzleşin. Bunlardan biri de 2014 yılında Bartın’da yaşanan göçük kazasıdır.

Birilerinin bu acı gerçeği söyleme zamanı. Zaman acıyı paylaşma değil! Acıyı dindirme ve tekrar yaşanmasını önleme zamanı. Siyasiler hiç kusura bakmasın ama büyük hata yapıyorsunuz. Vazgeçin bu hataları tekrarlamaktan. Birkez olsun doğrusunu yapın. Hatanın ayak izleri yok olmadan işi uzmanlarına bırakıp çekilin o bölgeden.

Kurtuluşumuz, uzmanların ve bilim adamlarının elinde… Lütfen durdurun artık bu cinayetleri.

Sevgiyle kalın.

LİYAKATSİZLİK KADER OLAMAZ

Sizlere ben hiç Peter Prensibini anlatmışmıydım. Anlatmadım değil mi? Hadi gelin kısa da olsa biraz bahsedelim bu Peter prensibinden. İlk defa Laurence Peter tarafından 1968 yılında ortaya atılmıştır. 1969 yılında Raymond Hull ile birlikte yazdıkları “Neden İşler Hep Kötü Gidiyor” kitabının ana konusudur. Aslında ülkemizdeki Liyakatsız terfi ve yerleştirmeler bu prensibi biraz alt üst etse de yine de mevcut durumun en yerinde açıklaması budur.

Bu kişi bu görevi yapamıyor liyalatsız bir terfi olmuş dediğiniz her olay bu prensibi işaret ediyor. Peter Prensibine göre, kamu ya da özel, bir hiyerarşide çalışan herkes, yetersiz olduğu ve başaramayacağı bir kademeye kadar yükselme eğilimindedir. Hak etmedikleri yerleri isterler her zaman.

Bir şöförden neler olduğuna hepimiz tanık olduk. Onun iyi şöförlük yapıyor olması yükseltildiği konumda iyi işler yapacağını göstermez. Birey yetersizlik gösterdiği yeni pozisyonda tüm organizasyona zarar verir. Bütün örgütsel yapılar için geçerli olan bu prensip, günlük yaşantımızda karşılaştığımız organizasyonel yeteneksizliklerin de ana kaynağını oluşturur. Bugün gördüğünüz, görmezden geldiğiniz bozuklukların, liyakatsızlık olarak tanımladığınız durumun açıklamasıdır.

Böylece işler, genelde bulunduğu konumun gereklerini yerine getiremeyecek olan yeteneksiz kişiler tarafından görülmeye başlanır. Peter’e göre bu durum, bir organizasyondaki personel artışlarının temel sebeplerinden de biridir aynı zamanda. Hani bir adamın neden o kadar danışmanı var diye kendinize sorarsınız. Kendi yetersizliğini kapatma çabasıdır. Meclis başkanımızın kendine 80 danışman atama yetkisi olduğunu ve 53 danışmanı olduğunu okuyoruz. Bu durumu “Bürokratik hantallık”, “verimsizlik” olarak tanımlıyoruz.

Özellikle son dönemde bunu çok açık bir şekilde görüyoruz. Çok yakın bir zamanda öyle bir olay oldu ki bütün düşüncelerimizi altüst etti. 2 bakanlık müfettişi kamu personeli ve bir Savunma Sanayi devinde çalışan mühendis gençbir cana vahşice acımadan kıydılar. Özellikle savunma sanayi devinde adli sicili olan bir suçlunun çalışıyor olmasını Peter prensibi bile açıklamak da zorlanıyor. Çünkü kısır döngü o kadar çok çarkı çevirmiş ki her seviye liyakatsız dolmuş.

Normal de beklentimiz bu iki kamu görevlisinin yöneticilerinin işten el çektirilmesi olmalıdır. Savunma Sanayi şirketin de daha sert bir uygulama ile el çektirme ve istifa birkaç kademe ve yöneticiye uygulanmalıdır. Mevcut durumu, vurmalı süblimasyon yada lateral arabesk diye açıklamamız doğru olmayacaktır. Ortaya çıkan durum süper beceriksizlikten başka birşey değildir. Hiyerarşiyi daha fazla bozmadan onarılamaz hale getirmeden yetersizlerden organizsayon yetersizlerden arındırılmalıdır. Ne kamu da ne de özel sektörde vefa gözetilerek hiyerarşik yapı oluşturulmamalıdır. Şuan 1+1+1+1+…=1 durumu söz konusudur. Çoğul beceriksizleri bir araya getirerek becerikli bir yapı oluşturamazsınız.

İspanyol filozof José Ortega y Gasset(1883–1955) 1910’da Peter prensibini fiilen ilan etmişti: “Tüm kamu çalışanları, beceriksiz hale gelene kadar terfi ettikleri için hemen alt seviyelerine indirilmelidir.”

En son Genel Müdürlüğünü yaptığım firmada tüm terfiler bu Peter Prensibine uygun olarak şekillendirilmiştir. Bulunduğu pozisyonda başarılı olan birey terfi edebilmek için yeni pozisyonunda başarılı olacağını ve yeterli olduğunu kanıtlamak zorundadır.

Saygı ve sevgi ile kalın. Alın elinize bir kitap ve okuyun. Öğrendikleriniz sizi şaşırtacak.

TEKSTİL DÜNYASINA BAKIŞ

Ülkemizde tekstil sektörü son 15-20 yılda çok geriye gitmesine rağmen hala dünya çapında ilk 10 içinde yer almaktadır. •Otomotiv ve tekstil bu ülkede sanayileşmede hep ilk sıraları almıştır. Tekstil 30 yıl önce açık ara öndeydi. Dünyanın neredeyse tekstil lideri olacaktık.

Gelin önce ülkenin ilk yıllarına bakalım isterseniz. Tekstil sanayi ülkenin tekstil ihtiyacının yüzde 80’ini karşılar duruma gelmiştir. Tekstil ürünleri ithalatı 1927’de 51.000.000 Türk Lirası iken bu rakam 1939’da 11.900.000 Türk Lirası’na düşmüştür. 1924-1929 arasında pamuk ürünleri üretimi 70 tondan 3 bin 773 tona, yün 400 tondan 763 tona, ipek 2 tondan 31 tona çıkmıştır.

Konya Ereğli Bez Fabrikası(1934)
Bakırköy Bez Fabrikası (1934), Kayseri Bez Fabrikası (1934 Temel Atma)
Nazilli Basma Fabrikası (1935- Temel Atma)
Bursa Merinos Fabrikası (1935 Temel Atma)
Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935 Temel Atma, Malatya Bez Fabrikası (1937 Temel Atma- Bu Fabrika Hariç Bütün Bez Ve Dokuma Fabrikaları Atatürk‘ün Sağlığında Açılmıştır.)

•Anadolu kaplanları tabiri özellikle tekstilin patronları için kullanılmıştır. Bursa, Denizli, Gaziantep, Adana özellikle tekstil ile büyük kent ünvanı kazanmışlardır. Sabancı grubu, Sönmez holding, Nergis holding, Sanko, Zorlu hep tekstil kökenli firmalardır. Kazandıklarını farklı sektörel yatırımlara yönlendirirken sanki tekstili ihmal ettiler. Hatta Floş iplik olarak bilinen iplik türünün tüm dünyada fiyatını belirleyen Türkiye oldu. Ne zaman Nesim Malki öldürüldü bir anda işler tersine dönmeye başladı. Dünyanın en güçlü iplik tüccarıydı.

Detaylara girmeden önce biraz günümüzün rakamlarına bakalım. Türkiye ihracatının sadece yüzde 10 luk kısmı tekstil ve konfeksiyon ürünlerinden gelmektedir. 2020 yılında ihracaat 2019 yılına göre yüzde 5,4 azalmıştır. Bunda sadece pandeminin etkisi yoktur. Kasım 2020 verilerine göre 15 milyar doları biraz aşabilmiştir.

Tekstil konusunu araştırmaya başladığımda en çok dikkatimi çeken konu ise ipek ve deri tekstilinde avrupa’nın lideri olan türkiye’nin bu hallere düşmüş olması. 1990 lı yıllarda avrupa’ya gittiğimde en lüks mağazalarında hep türk ipeği ve derisi vardı! 198o li yıllarda 330 ton olan ipek üretimi bugün 100 tona bile yaklaşmamaktadır. 2 binden fazla köy ipekböcekçiliği ile  uğraşıp para kazanırken bugün 200 köy bulamazsınız.

Anadolu kaplanları bu konuda ne ettiler ise kendi kendilerine ettiler. Modernleşme ve kendi teknoloji ihtiyaçlarını karşılamak yerine ucuz iş gücü peşine mısır, Bangladeş, orta asya’da yatırımlar yaptılar.

Yurtiçinde de inşaat’tan otomotiv’e bir çok sektöre balıklama giriş yaptılar. Kolay kazandıklarını kolay kaybettiler. Birçoğu kendisini kardan zarar olarak avutuyor. Bazıları da betondan kazandıkları kira ile avunuyor.

Ve bu bizim kaplanları da zorlu bir gelecek bekliyor. Öncelikle çevreci akıma tekstil de uyum sağlamak zorunda! Geri dönüşüm, karbon salınımı, iklim değişikliği onları da zorlayacak.

Pamuk ve pamuk ipliği yeni ve çevreci üretim yöntemi bulunamazsa tarih olacak.

1 kilo pamuk üretmek için 29 bin litre su kullanıldığını biliyormusunuz? Sadece düz bir pamuklu tişört için 7 bin litre su 150 gram kimyasal kullanıldığını.

Günlük hayatımızda en çok tercih ettiğimiz kot (denim) kumaşı için bundan çok daha fazlası gidiyor. Şunu asla unutmamalıyız tekstil insanoğlunun 5 temel ihtiyacından birisidir. Tıpkı yemek yemek gibi!

Pamuk yerini hızla, okaliptüs, bambu ve kenevire bırakacak. Belki de tüm kot kumaşlar bunlardan yapılacak. Okaliptüs ve bambu iklimsel koşulları zorlarken kenevir neredeyse her konum ve koşulda kolayca yetiştirilebiliyor.

Temel ihtiyaç ve moda bir yol ayrımına mı geldiler? Giyimde markalar yaratıcılıklarına çok daha fazla ihtiyaç duyacaklar. Moda teknoloji ile kolkola girecek ve yükselecek.

Teknolojik giysiler gelecek.

Zamanı takip eden.

Teknolojik kol saatlerinin yerini giysiler alacak.

Tansiyon ölçen

Kalp ritmini düzenli takip eden

Kandaki oksijen miktarına göre renk değiştiren

Ortamda havadaki virüs ve bakteriye göre önlem alan

Kan şekerini düzenli ölçen

Şöyle düşünün şuan astranotların giydiği uzay çamaşırı dediğimiz türden giysileri biz dünya’da giymeye başlayacağız. Sağlık bilgilerimiz anında aile hekimlerine ulaşacak. Gittikçe ısınan dünya üzerinde yaşayabilmek için vücut sıcaklığımızı koruyan giysiler olacak.

Karbon bazlı kevler iplikler de yerini daha organik ipliklere bırakacak. Ben özellikle önümüzdeki 10 yıl içerisinde suni ipek yani viscon ve saf ipek ipliklerin kullanımlarının artacağını öngörüyorum.

Şuana kadar incelediğim tüm raporlar bu duruma işaret ediyor.

Özellikle kayın ağacından üretilen suni ipek kullanım alanı hızla artıyor ve pamuklu kumaşların yerini alıyor. Saf ipek ipinin muazzam bir gerilme mukavemetine sahip olması yakın geleceğin yıldızı olacağına işaret ediyor. Elektronik giysiler de medikal giysiler de saf ve suni ipek ön planda olacak. Saf ipek pazarının salgın ile beraber %15 büyüyeceğini söyleyebilirim. Özellikle bu büyümenin sadece %10 luk kısmı sağlık sektöründe olacaktır.

Biz ülke olarak ne yazık ki çok önde olduğumuz hem saf ipek, hem de suni ipek konusunda neredeyse dünya liginden düşmek üzereyiz. Suni ipek için ülkeler büyük yatırımlar yaparken bizler seyirci pozisyonundayız.

Suni ipek üretimi kayın ağacından elde edilen selülozdan yapılmaktadır. Birçok ülke endüstriyel kayın ağacı üretimine başlamıştır. Boş devlet arazileri şirketlere endüstriyel kayın ağacı üretimi için kiralanmaktadır. Endüstriyel ormanlar için birçok devlet teşvik paketleri sunmaktadır. Selüloz sadece kağıt üretmek için ihtiyaç olmaktan çıkmış tekstil sektörünün baş hammaddesi olmuştur.

Ortadoğu ve balkanların en büyük selüloz üretim tesisi olan seka 2005 senesinde kapatılmıştır. 2005 senesine kadar türkiye’nin tüm ihtiyacını karşılayan ve fazlasını ihraç eden bir kuruluş kapatılmıştır. Bugün bırakın tekstil üretimini kullandığımız tuvalet kağıdı için bile hammaddeyi ithal etmek zorundayız. Tekstilin yarını için derhal endüstriyel ağaç üretimi teşvik edilmeli ve seka yeniden hayata geçirilmelidir!

Sevgi ile kalın huzur günleriniz olsun.

GULASOR

Geçen hafta Tunceli’deydik, 1. Munzur Briç Festivali için. Haberciyken çok gezmiştim ama yolum Tunceli’ye hiç düşmemişti hem çok övülen doğasını hem de komünist başkan Fatih Mehmet Maçoğlu’nu merak ediyordum. Briç bahaneydi gerçekten, 17 saat sürecek bir yolculuk için başka şeyler de olmalıydı. Biz hazırlıklıydık on yedi saate; sazımız sözümüz, gitarımız, şiirlerimiz ve içkilerimizle. Çok eğlendik yol boyunca; türkülerin biri bitti diğeri başladı. Bir ara Tunceli’ye değil de Küba’ya gidiyormuşuz hissine kapıldım. Türküler de ona göreydi. En son Çav Bella’yı söyledik galiba. Sabahın ilk saatlerinde arabada kimlik kontrolü yapan bir uzman çavuş görünce anladım Tunceli’ye geldiğimizi. Asker güler yüzlüydü ama bu bir tacizdi.😢😡 Afgan veya Suriyeli sığınmacılar(Bazıları da militan) sınırdan bile kimliksiz geçebiliyorken. (Dönüşte de kimlik kontrolü)

Ataşehir Belediyesi ve Tunceli Belediyesi’nin katkılarıyla Ata Briç Derneği’nin organizasyonuydu. Yarımşar gün gezdik diğer yarılarında da briç oynadık. Komünist başkan bizi, biz de O’nu çok sevdik 4 gün boyunca gece gündüz hep bizimleydi. Gözlerimdeki ışıltıdan usta briççi olduğumu anlamış olacak ki ilk gün sohbet için benim masama oturdu. İlk briç terimlerini benden öğrendi.😉🙂 Akşam eğlencelerinde de bizimleydi. Ahmed Arif’in Terketmedi Sevdan Beni şiirini seslendirdik hep beraber. Duygu fırtınası oluştu sonrasında, halkların kardeş olduğunu biz biliyorduk; yaşamak, sevmek, kardeşlik bu kadar kolayken boşa geçen yıllar niyeydi.

Tunceli’nin muhteşem bir doğası var. Munzur Nehri kente hayat veriyor kentin içinden geçen nehir buz gibi suyuyla isteyenlere plaj keyfi sunuyor. Munzur Nehri’nin ilk doğduğu yer olan Gözeler’e gittik bırakın yüzmeyi ayaklarınızı beş dakikadan fazla suda tutamazsınız desem abartı olmaz öylesine soğuk yani. Aynı zamanda burası Tunceli halkı için kutsal bir bölge. Mum yakıp, gönüllerinden geçenleri diledikleri, manevi olarak huzur buldukları bir yer. Burada fotoğraflar çektirdik, ayaklarımızı suya soktuk muhteşem manzara eşliğinde odun ateşinde çay içtik.

Tunceli’ye özgü bir sarımsak var (Allium tuncelianum) doğada kendiliğinden yetişiyor ve endemik türler arasında yer alıyor dağ sarımsağı deniyor ve toplaması çok zor dolayısıyla da pahalı. Her derde deva deniyor, özelliği; küçük bir soğan büyüklüğünde olması ve soyunca içinden tek diş olarak çıkması. İki kilo aldım yarısını zeytinyağı dolu kavanozla buzdolabına diğer yarısını da vakumlayıp derin dondurucuya attım. Biraz da kuru dut ve üzüm almıştım. Sarımsaklarım var diye sevindirik oldum. Ben artık olmuşum küçük şeylerle acayip mutlu oluyorum. Bu küçük mutluluklar yaşlılık belirtisi mi acaba? Artık bilgece laflar üretme zamanım da geldi. “Hamdım, oldum, yandım” diye başlayayım.😉🙂 Bu arada sarımsağın kilosunun iki yüz lira olduğunu belirteyim.

Şu ana kadar briçten söz etmedim sanmayın ki saklayacak, utanılacak bir skor aldık. Bugüne kadar sadece iki kez ortaklık yaptığım arkadaşımla(Güldem Özönel) 38 çift içinde altıncı olduk karışık çiftlerde de ikinci. Üstümüzdekiler milli ve çok çok önemli isimler. Elimizden gelen budur altımızdakiler düşünsün.😉

Gecelerden bir gece Munzur Nehri üzerinde içerken ay karanlıktı, ayın ışıltısı nehire, nehirin şırıltısı kadehlerimize ve müziğimize eşlik ediyordu. Başını okşayıp karnını doyurduğumuz mekanın köpeği mutlu, biz mutluyduk. (Ay fotoğrafı: İrfan Güven) Sonra garson çocuk bir şiir okumak istediğini söyledi. Tunceli, okuma yazma oranı ve eğitim seviyesi olarak çok üst seviyelerde. Bu konuda sıkça Türkiye birinciliği vardır. Garsonlar şiir söyler, pazarcı kızlar resim yapar. Hasan Hakkı Erdoğan’ın bir şiirini okudu bitince öyle kalakaldık. İçimizi bir huzur kapladı, sanki devrim olmuş, gericilik, yobazlık, açlık, sefalet, faşizm sona ermiş gazeteler beklenen ölüm haberini manşetten vermiş gibi bir duygu. Bir devrimcinin sevgilisine olan özlemini de anlatıyor şiir. Şiirdeki sevgilinin adı Kırmızıgül (Gulasor) idi…https://www.antoloji.com/gulasor-2-siiri/?siralama=p

GÜRSEL ÇELİKKANAT

YAPAY ZEKA ve YAKIN GELECEK

Ilık bir sonbahar sabahı. Balkonumda oturmuş kahvaltımı ediyordum. Gözüm güneşe takıldı. Ne kadar uzun zaman olmuştu, güneşin ağaç dallarının arasından sıyrılıp doğuşunu görmeyeli. 30. katta ağacı ancak sanal evrende görür olmuştum. Artık bir şeyler yazıp anlatmak için çok geç kalmıştım. Oysa bunların olacağını yıllar önce öngrömüştüm. Elim titredi ve …

Yazı böyle başlayıp devam edebilirdi. Bugün konumuz “Yapay Zeka”. Beraberinde getireceği gelecek. Bu konuda çok yazı yazıldı ve yazılmaya devam edecek. Ben biraz sosyolojik boyutunu yazmak istedim. Yazıya hazırlanmak için sadece okuma kaynak araştırma ile yetinmedim. İki farklı sosyal platformda anket yaptım.

Her iki platformda da ekonomi ve din sırasıyla ilk sırada yer aldılar. Bu durum aslında bana yapay zeka olgusunu toplum olarak net anlayamadığımızı gösteriyor. Tabii ki bu benim düşüncem ve yorumum. Sizler farklı yorumlayabilirsiniz bu durumu.

Bu noktada benim düşüncem yapay zeka siyaseti tamamen bitirecek. Yakın zaman da olmasa bile tüm sınırların ortadan kalkacağını ülke kavramının olmayacağı yönünde belirtilerin olduğunu söyleyebilirim.

Fakat en hızlı ve radikal değişikliğin hukuk sisteminde olacağını düşünüyorum. Özellikle bugün toplumsal olaylara baktığımızda en güvensiz nokta hukuk olarak durmaktadır. Duygusallığa yer vermeyen ve tamamen yasalara bağlı karar verecek olan bir yapay zeka çok hızlı denenerek sistemde yerini alacaktır.

Sağlık sisteminde tanı koymada yapılan denemeler bana bunun çok daha hızlı şekilde hukuk sisteminde yer alacağını ve güvensizliği tıkanıklığı çözeceğini düşündürüyor.

Sevgiyle kalın

ODTÜLÜ OLMAK

ODTÜ’lü olmak adaletli olmaktır. Sadece dostuna arkadaşına değil ezilene sahip çıkmaktır. Bir başkaldırıdır!… Anılar biriktirmek ve paylaşmaktır sevgiyi…

Bir zamanlar Ankara bir zamanlar ODTÜ

1980’li yılların ODTÜ’sünden öykü tadında üç anı. O günleri biliyor musunuz? Darbe sonrası… Neler yaşadı genç insanlar, neler umut ettiler?. Cep telefonu yok, internet yok, sanal duvarlarda geyik yok… Polis var, jandarma var. Yasak üstüne yasak var. Ama bir de dostluk var, paylaşmak, sevmek var. Birlikte top oynamak, dibine dek içip dibine dek siyaset konuşmak var. Çünkü en çok ama en çok umut var! Gelecek güzel olacaktı! Bu anılar o dönemin içinden, ODTÜ’nün yüreğinden, Okan Dinç’in kaleminden.

VURSUNLAR BİR TANE DAHA

Susku, ranzada üst komşum, ben alt katta o üst katta yatıyor. Pırlanta gibi biri, ODTÜ’ye değer katanlardan biri. Siyasetten uzak, babası Türkiyenin en önemli siyasilerinden biri. Çok genç yaşta tanıştı böbrek ağrısı ile. Böbreklerinde ki kum acı veriyor. Onunla beraber acısını paylaşsam da Susku zıpla, zıplarsan kumlar dökülür demekten kendimi alamıyorum. Zıplıyor Susku sabaha kadar.  Bu kadar temiz biri o.

Yine Vedat ve Şadi ile briç oynamaktan döndüğüm bir gece Odaya girdiğimde Susku’yu ayaklarını tavana dikmiş buluyorum. Acıdan kıvranıyor.

Susku’nun yüzündeki acı yarattığı komik pozisyonun önüne geçiyor.

Hadi, diyorum gidiyoruz.

Yanıt veremiyor ağrıdan konuşmakta zorlanıyor.

Koşarak 6 katı iniyorum.

Danışmadaki görevliden rica ediyorum revirdeki cankurtaranı çağırıyor.

Cankurtarana dediğime bakmayın içinde hiçbir techizat yok. Bir solukta yine odaya çıkıp Susku’yu indiriyorum ranzadan. Üzerine bir şeyler alıp çoraplarını ve ayakkabılarını giydiriyorum.

Koluna giriyorum, aşağıya iniyoruz.

Daha cankurtaran gelmemiş. Konuşturmaya çalışıyorum ağrısını unutsun diye.

Üst üste 3 tane yüksek dozajda Baraljin aldığını öğreniyorum. Kusuyor yeşil yeşil… Endişeleniyorum.

Söylenerek giriyor kapıdan cankurtaran şöförü.

Nerede hasta!

Görmüyor mu yoksa uykusu bölündü, işini yapacak diye bizi mi suçluyor…

Daha Cankurtarana bindiğimiz anda götürürüm ama sizi beklemem orada, diyor.

Yolda uyuyup bir ağaca çıkmazsak dönersin, diyorum içimden.

Sıhhıye’deki Numune hastahanesine geldiğimiz saat sabaha karşı üçe geliyor.

Acilden içeriye giriyoruz.

Susku ayakta zor duruyor.

İlk defa böylesi boş bir acil servis görüyorum.

Nereye geldik diye düşünürken Susku’yu sıraya oturtup hemşire ve doktor aramaya koyuluyorum. Neden sonra bulduğum bir hasta bakıcıdan nöbetçi doktorun odasını öğreniyorum.

Susku kolumda, kapıyı çalıyorum, ses yok. Yine çalıyorum, yine yok. Yavaşça aralıyorum kapıyı. Uzunca bir oda, doktor karşıda masasında uyuyor, muayene masası kapının hemen yanında.

Susku’yu muayene masasına oturtuyorum.

Aldığı ilaçların ve de uykusuz geçen gecelerin ardından dik durmakta zorlanıyor.

Dayan biraz, diyorum. Doktoru uyandırmaya çalışıyorum.

Doktor bey doktor bey kalkar mısınız!… Dürtüyorum.

Doktordan çıkan hı ne var sesini duyduğumda Susku’nun yıkıldığını görüyorum.

Koşuyorum Susku’yu doğrultuyorum.

Dönüp baktığımda doktor beyimiz uyumuş.

Gidip doktoru uyandırdığımda bizimkisi yatıyor, bizimkisini kaldırdığımda doktor uyuyor. Dayanamıyorum, Susku’nun yanına oturup onun dik durmasını sağlayıp avazım çıktığı kadar bağırıyorum doktora….

Zıplayarak uyanıyor, biraz şaşkın biraz kızgın bakıyor bize.

Ne var?

Anlatmaya çalışıyorum.

Böbreklerinde kum var, ağrısı dinsin diye yüksek dozda üst üste baralgine almış yeşil yeşil kusuyor.

Doktor boş boş bakıp konuşuyor. Söyle hemşireye bir baralgine iğne vursunlar.

Acı acı gülümsüyorum.

Doktor gülümsediğimi dahi göremeden yeniden uykuya dalıyor.

Giriyorum arkadaşımın koluna hadi gidiyoruz diyorum.

Nereye nasıl?

Cankurtaranın gittiğinden emin.

Gerekirse sırtımda taşırım seni diyorum acil servisin kapısından çıkarken.

Şöför insafa gelmiş, gidememiş bizi bekliyor arabanın içinde uyurken.

Okula ve yurda geri dönüyoruz, arkadaşımın başı omzumda.

Kimse konuşmuyor!

35 MM

ODTÜ de ilk aylarımdı. 1980 sonrası gelenler bilir.Yasakların çok olduğu dönemdi. Staddan DEVRİM yazısı silinememiş olsa da, stadın yanındaki ağaçlık alandan bölümlere geçmek yasaktı. Mühendislikte okuyup yurtlarda kalanlar stadın etrafında tur atmak zorundaydılar. Sık sık sokağa çıkma yasakları vardı o günlerde ülkede.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1980 sonrası ilk oy kullanımında, gazetelerin birinde yarın oy kullanacağız sokağa çıkma yasağına uyalım diye manşet atılmıştı.

Nasıl yani sokağa çıkmadan oy kullanmak…!

ODTÜ’de bu yasaklardan bolca nasiplenmişti.

Ağaç altında oturmak yasak!

Ağaçlık alandan geçmek yasak!

İki ağaç arasında durup dilek tutmak serbest!

3 kişinin yan yana yürümesi bile yasak!

Ankara’nın ayazı insanın iliklerine kadar işler. Ankara’nın ayazına da alışmıştım ama bana yasaklar zor geliyordu.

O hafta Tunalı Hilmi’den 35 mm küçük bir fotoğraf makinası almıştım. 36 Pozluk filmi de içine takmıştım. Çocukluktan beri fotoğraf çekmeye ilgim vardı. İlk makinam hani şu çekip hemen fotoğrafı veren paloroid marka makina idi.

Her ne kadar filmini temin edip hevesimi alamasam da sonra Zenith marka bir makina edindim.Marka Kril alfabesi ile yazılı olsa da Zenith yazdığı anlaşılıyordu.

Taşıması zor olduğu içinde bir tane basit bir makina almıştım kendime. Film ve banyo pahalı olduğu için öyle şimdi olduğu gibi her gördüğümüzü çekemiyorduk.

O pazar günü yine sokağa çıkma yasağı vardı.

Yurda hapis olmuştuk.

Oda arkadaşım Susku, “Oğlum makina aldın bari fotoğraf çekinelim.” dedi.

Oda içinde çekilen 1-2 kare kimseye yetmedi elbette. .

Yurt binasının yan tarafında, hemen kantinin üstüne kadar inen yangın merdiveni vardı.

Sık sık orada merdivenlere oturur Tolga’nın bize özel dinletilerini dinlerdik. Tolga, sazı ile sözü ile kulağımızın pasını alırdı.

Dışarısı çok soğuk olmasına rağmen yangın merdiveninde ve kantinin üzerinde birkaç poz çektik.

Hepimiz odaya dönmüştük ki anons duyuldu…

Yangın merdiveninde fotoğraf çekilen arkadaşlar fotoğraf makinası ile birlikte lütfen danışmaya.

Biribrimizin yüzüne bakıp yerimizden kalktık. Gayri ihtiyari paltolarımızı aldık üzerimize. Ayaklarımızda terlikle indik danışmaya

Danışmanın önünde bir onbaşı ve arkasında iki asker.

Onbaşı sert bir ses tonuyla sordu.  

Siz miydiniz fotoğraf çekenler?

Bizimle beraber karakola geleceksiniz.

Ayakkabı giymemize dahi izin vermediler.

Yurtlar bölgesinin üstünde 100. Yıl sitesine geçiş kısmında bir Jandarma Karakolu vardı. Oraya götürdüler üçümüzü… O kapıdan da okula giriş çıkış yasaktı. Karakolun önüne geldiğimizde beklememizi söyledi onbaşı, fotoğraf makinasını alıp karakol binasından içeriye girdi. Ayazda bekleyişimiz uzadıkça üşümeye başladık.

Kapıda duran asker içeriye almıyor. Bilgi de verilmiyor. Baktım olacak gibi değil. Akıllarınca işkence ediyorlar bize. Yere oturdum.

İki dakikaya kalmadı onbaşı çıktı geldi yanıma

Ayağa kalk!!!

Geleli neredeyse 2 saat oldu bizi neden bu soğukta bekletiyor sunuz?

Ayağa kalk!!

Sen soruma yanıt verene kadar kalkmıyorum.

İnatlaştığımı gören nöbetçi subayı içeriden seslendi:  Gelsinler!

Üçümüz girdik odaya fotoğraf makinası nöbetçi subayının elinde. Yeni mezun bir teğmen… Başladı sorguya….

Siz ne çektiniz orada?

Fotoğraf.

Neyin, nerenin fotoğrafları?

Birbirimizin.

Siz benim karakolun fotoğraflarını çekiyordunuz.

Kısa süren şaşkınlığımın içinde  “neee”  diyebildim yalnızca.

Askerlerimin nöbet saatlerini belirlemek için fotoğraflarını çektiniz.

Teğmen elindeki makina son derece basit bir makina, gözümün dahi göremiyeceği kadar uzak mesafede ki insanları bununla nasıl çekerim!?!

Sizlerden herşey beklenir.

Kimlerden?

Sizlerden.

Allah allah biz kimiz ki?

Teğmen, makina da bu bölgenin tek fotoğrafı yok.

Nereden bileyim olmadığını.

Tab ettir görürsün.

Burada o imkan yok.

Çıkarayım filmi sana vereyim.

Yok film yanar.

İfadelerimizi al, yerimiz belli yurdumuz belli. Fotoğraf makinası da sende kalsın. Tab ettirince bize verirsin.

Olmaz siz kaçarsınız sonra.

Nereye kaçacağız! Biz kimiz, bizim bilmediğimiz bizim hakkımızda birşey mi biliyor bu adam!

Eeee bizi böyle filmi tab ettirene kadar tutacak mısın?

Yanınıza asker vereyim gidin tab ettirin gelin.

Olur, n’apalım!

Onbaşı ve iki askerle yeniden bindik kamyonete. Elbette askerler üşümesin, onlar ön kabinde. Biz üç suçlu kamyonetin arkasında. Ayaz vuruyor bir taraftan. Ayaklarımızda naylon terlikler. Bulduğumuz pis bir battaniyeyi üçümüz ayaklarımıza örttük.

Sokağa çıkma yasağının uygulandığı Ankara sokaklarında açık fotoğrafçı arıyoruz.

Yasağı delip dükkanına gitmiş bir cesur yürek!

Hem de askerler ile!

Emek, Bahçeli, Tandoğan, Maltepe derken Kızılay’a geldik.

Ana caddelerde bile tek araç bizimkisi. Hava neredeyse kararacak. Güven parka çok yakın bir yerde bir fotoğrafçının ışığının yandığını fark ettik. Uzunca bir süre zilini, camını, kapısını çaldık ama içeriden ses yok.

Vazgeçip gittiğimizi sanarak balkona çıkmasa görmeyecektik.

Yalvardık tab etsin diye ama… Şaşkın gözlerle bizi süzerek söylendi.

Manyak mısınız ya! Sokağa çıkma yasağı var, yanınızda askerle açık yer arıyorsunuz. Açamam başım belaya girer sonra. İşler yoğun diye dükkanda yattım ben.

Sonra da hemen arkasını dönüp içeriye girdi.

“Dönelim artık, adam haklı açık yer bulamayız,  diyince Onbaşı aha jeton sonunda düştü diye içimden geçirdim.

Bu arada hava iyice karamıştı.

Karakola döndüğümüzde onbaşı kendi kendine söyleniyordu… Bunlar yüzünden karavanayı da kaçırdık şimdi soğuk soğuk yiyeceğiz.

Teğmen karşısında ayakta dikilen bizlere aldırmadan bir yarım saat daha evirdi çevirdi fotoğraf makinasını

Sonra odadan çıktı.

Bir saat sonra geldi.

İyi peki sizin ifadelerinizi alsınlar. Yarın filimi tab ettirip negatifleri bana getirin. Kaçmaya da kalkmayın.

Ertesi gün filmleri tab ettirip negatiflerini de karakola götürüp bırakmıştım.

Elindeki gelişmiş dürbün ile zar zor gördüğü bizlerin güzel başlayan bir günde 35 mm fotoğraf makinası ile çektiği birkaç hatıra fotoğrafı 10 saatten fazla süren bir işkenceye dönmüştü.

O günden sonra o makinayı bir daha hiç elime almadım.

Bir ay sonra yurtta başka bir arkadaşa sattım.

En tuhafı en kötüsü ise hayat kurtarmak için yaptırılan yangın merdivenleri ertesi gün kilitlendi!

Yangın merdivenine açılan kapıların üzerine de “ANAHTAR DANIŞMADADIR” notu asıldı.

YAKALIM GİTSİN

Baharın ilk günleri idi. Güneş Ankara’da kendini göstermeye başlamıştı.ODTÜ yurtlar bölgesi sakinleri güneşli pazar gününün tadını çıkarıyorlardı. Susku, Konfüçyus ve ben ikinci yurdun önünde çimenlerde uzandık. Gözlerim az ileride basket oynayanlarda, kulaklarım bizimkilerin sohbetinde.

Aklım basket oynayanlarda ama bahar çarpmış bedenimi.

Müdavimler sahada, Süha, Bülent, Levent.Serdar saha kenarından taktik verip laf atmadan duramıyor.

Mavi okul otobüsü geldi şehirden içinde 3 kişi ile…

Kim gelir ki bu saatte şehirden diye düşünürken…

Boynuna çarpraz astığı çantası ile Nihal indi. Aklı şehirde kalmış gibi. Antalya’lı o, bu güneşe inat kalın giyinmişti.

Suskunun sesi ile irkildim Hadi şehire gidip içki alalım.

Ne içeceğiz? sordu Konfüçyus.  Votka mı rakı mı?

Susku: Votka alalım kokmaz bari.

Konfüçyus: Kim gidip alacak peki? Yanında portakal suyuda alsın.

Tembel bunlar tembel!

Bana baktılar…

Tembel tenekeler hadi gidip aldım getirdim, burada nerede içeceksiniz? Hadi kalkın beraber gidelim şehirde içeriz.

Tunus caddesinde kuruyemişçiden alırız votka ve portakal suyunu, gider Kuğulu Park’ta içeriz. Hem sizi kuğularla tanıştırırım.

Diye sözlerimi tamamlayıp gülümsedim.

Konfüçyus: O kadar sık gidiyorsun ki kesin tanımışlardır seni.

Susku birden kalktı ayağa: Hadi o zaman yetişelim otobüse.

Ali ile Ufuk’u da mı çağırsaydık? Teklif ettim.

Susku: Otobüsü kaçırırız, hadi çabuk olun.

Anlaşıldı ben bunları bu işten vazgeçiremiyeceğim.

Mavi otobüsle ile biri Tunus caddesinden, diğeri Sıhhiye köprüsünden düzenli seferler vardı o dönemde. Son 23:40 servisi ise Güvenpark’tan kalkardı.

Fikir kimden çıktı hatırlamıyorum ama Meclisin önündeki ağaçlık yeşil alanda içmeye karar verdik.

Bir büyük votka, 1,5 litrelik portakal suyu ile soluğu Meclisin önündeki yeşil alanda aldık.

Bahar mı çarpacak yoksa votka mı derken….

Hızlı bir giriş yaptılar hem sohbete hem votkaya.

Sohbetleri baldan tatlı…

Siyaset sohbetin kaymağı…

Şişenin dibi nasılda hızlı geldi!

İstemesem de açtık ikinci şişeyi.

Bizimkilerin kanı iyice sulandı belli ki… Artık farklı akıyor sohbet…Kelimeleri başladı peltekleşmeye.

Yakalım abi! Demezler mi?!

Derler demesine de… Der demez şişeyi çimenlere dökmeye çalışmasalar!

Zor aldım ellerinden. Bu meclis işe yaramazmış. Yakacaklarmış kökünden

Hadi biraz yürüyelim. Kuğulu parkta elinizi yüzünüzü yıkarız.

Onlar şişeye saldırıyor, yakacaklar… Benim çabam ise ikisini de ayakta tutabilmek.

Ankara bürokrat şehri, Pazar oldu mu sessizlik çöker üstüne. Yolda tek tük insanlar ve arabalar. Susku sarılmaya kalkmasaydı kuğulara birer kahve de içirecektim.

Tunus caddesine doğru yürüyoruz ama Susku sağa doğru yönelirken Konfüçyus sola çekeliyor beni.

Balans ayarı gerektiren araba gibiyim.

Tunus caddesi sağlı sollu arabalar park etmiş. Ankara’nın tüm arabaları bu caddede sanki.

Büyükelçiliklerde çalışanların çoğu burada otururdu.

Tutturdu benimkiler .

Burada bir arabayı yaksak hepsi yanar ver şişeyi bize!

Bir birini dayıyorum bahçe duvarına bir diğerini.

Şişeyi bir apartmanın bahçesine boşaltmakta buldum çareyi. Şişeden umudu kesince sulamasalardı güzelim Amerikan arabasını….

Hem de o kadar söyledim bunlar sulanınca büyümez diye!

O gün hem Meclisi kurtardım yanmaktan hem de yabancıların arabalarını.

O günlerde yaktığımız dostluk ateşi ise hala yanıyor içimizde…

EĞİTİMİN BUGÜNÜ

Sizlerle değerli bir eğitimci arkadaşımın yazısını paylaşacağım. Uzun yıllardır sanayi de eğitim ve danışmanlık veren biri olarak yazdıklarının altına imzamı atıyorum.

ALINTIDIR

Türkiye’nin eğitim sisteminde ilkokuldan lise sona kadar öğrenciler ağırlıklı olarak test tipi sınav oluyorlar ve düşünerek, analiz ederek, yorumlayarak soru çözmüyorlar. IB (The International Baccalaureate Diploma Programme) girenlerin çoğu da lise son sınıflarında dersaneye gitmek ve üniversite sınavı için daha çok test çözmek amacıyla IB den ayrılıyorlar.

Limit türev integral liselerde tarih oldu. Ciddi fizik ve kimya soruları da yok oldu. Bu nedenle özellikle mühendislik tercih eden öğrenciler çok eksik donanımla üniversiteye geliyor.
İlkokul ve lise arasında öğrenciler olduğundan daha başarılı gösterilip velilere populist yaklaşılıyor.

Çocuklar yeterince emek vermeden bilgisayar oyunları oynayıp yattıkları yerden yüksek notlar almaya alıştırılıyor. Çalışma ve okuma alışkanlığı kazanmıyor.

İşte bu durumda üniversitelerin mühendislik bölümlerinde sıkıntı başlıyor. Bazı üniversitelerin bazı bölümlerinde bu öğrenci zorlasanız da öğrenemez diye derste çözülen soruların benzerleri sınavlarda sorulup adeta körler sağırlar birbirini ağırlıyor.

Ama şunu unutuyorlar; haksız verilen yüksek notlarla mezun edilen öğrenciler haklı eğitim ve not alanlara rakip oluyor.

Firmalar yetersiz eğitim alan mezunları alıp yetiştirmek için zaman ve para harcıyor. İyi yetişenler de yurtdışı firmalara gidiyor.

Artık üniversitelerdeki hocaların büyük çoğunluğu derslerini büyük ölçüde slaytlardan anlatıyor. Tahtada yazarak yeterince emek verilmiyor. Öğrenci de tahtaya yazılanı ve hocanın anlattıklarını not almıyor ve tahtanın fotoğrafını çekerek cep telefonu fotoğraflarına bakıp çalışarak mühendis olunabilir sanıyor.

Mühendisliğin temelini oluşturan derslerde düşündüren sorular sorulunca da çoğunluk öğrenci buna alışık olmadığından başarısız oluyor.

Bu durumun düzelmesi için, ilk etapta ilkokuldan başlayarak, lise mezuniyetine kadar verilen eğitimdeki ölçme değerlendirme sisteminin klasik sınavlar eklenerek yeniden yapılandırılması, şu anda tıp için 50.000 hukuk için 100.000 mühendislik için ise şaka gibi 280.000 olan sıralama ön şartının en fazla 80.000 olması ve mühendislik mezunlarına bağımsız kuruluşlar tarafından yapılacak akreditasyon sınavı ile mezuniyet sonrası A, B, C gibi derecelendirme yapılması gerektiğini değerlendiriyorum.

İşte o zaman takke düşer kel görünür, populist eğitimle sanal mezun yaratanların foyası ortaya çıkar..

TASARIMDA PSİKOLOJİK RİSKLER

Tasarımın tanımı ile başlayalım. Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Tasarım” kelimesinin karşısında ;

Zihinde canlandırılan biçim, tasavvur:
“İmgeleme dayanan duyusal tasarımlar, şiirinin başlıca
malzemesi.” – Selâhattin Hilav

Bir sanat eserinin, yapının veya teknik ürünün ilk taslağı, tasar çizim, dizayn:
Kentsel tasarım. Çevre tasarımı.

Bir araştırma sürecinin çeşitli dönemlerinde izlenecek
yol ve işlemleri tasarlayan çerçeve, tasar çizim, dizayn.

Daha önce algılanmış olan bir nesne veya olayın bilinçte sonradan ortaya çıkan kopyası.
Tasarımın tanımı aslında tam olarak sosyolojik ve psikolojik olguları ortaya koyuyor. Psikolojik riskleri tespit etmek
ve önlem almak bir o kadar zor.
Tasarım deyince aklımıza ya mühendis ya da teknik ressamlar geliyor. Bu insanların sadece yaratıcı olmalarını
değil, karşılaştıkları sorunları tespit edip çözüm bulmalarını da bekleriz. Bir anlamda şüpheci olmalarını isteriz.
Şüphe duymamız bizi kötü yapmaz tedbirli yapar. 40 yıllık sanayii tecrübemde karşılaştığım tasarım hatalarından
sadece birkaçını söylemeden asıl konuya geçemeyeceğim. Maalesef mühendislerimizin büyük çoğunluğu matkap ucu açısını bilmeden öğrenmeden mezun oluyorlar.
Bu normal bir durum diyebilirsiniz. Metrik 30 bağlantı
elemanını talaşlı imalatta ürettirmeye çalışırlar. Sürücü
koltuğu ile direksiyonu farklı eksenlerde olan traktör gördüm ben bu ülkede. Sapı ile akarı aynı eksende olmayan

çaydanlık. Sabır çaydanlığı adını koydum. Tutma kulpları
aynı eksen de olmayan tencereler.
Bu kadar basit mi diye düşünüyorsunuz. Basit ve düzeltilmesi de bir o kadar zor. Neden mi? Çünkü bu bölümlerde
çalışanlar için psikolojik riskleri hiç hesaba katmıyoruz.
Oysa tasarımın felsefesinde ne kadar güzel tanımlamışız;
daha önce algılanmış olan bir nesne veya olayın bilinçte
sonradan ortaya çıkan kopyası. Baskı altında büyümüş ve
kendi koruma alanını daha çocuklukta tüm tehlikelere
karşı kapatmış olan gençliğe verdiğiniz mühendislik eğitiminden de elinde kalan sadece bu.
Mühendislik ve psikolojik ilk defa General Motors Saturn
projesi ile bir araya geldi. Uzay ya da havacılık değil bir
otomotiv projesi. Hani şu meşhur konfor alanı olarak bildiğiniz görsel ile tanıştık. GM bu projede ilk defa psikolog
ve sosyologlardan oluşan bir ekip kurdu ve riskleri tespit
etme başarısı gösterdi. Sürdürülebilirliğini sağlasaydı
şuan çok farklı bir konumda olurdu.
İlk büyük psikolojik risk tasarımda çalışanların “KORKU
BÖLGESİNİ” aşamamaları. Araştırma geliştirme, mühendislik, tasarım bölümleri için bu ölümcül bir risktir.
En yetenekli olarak tanımladığımız mühendisler için bile
ikinci en büyük risk “YALNIZLIK” tır. Kendini yalnız hissedenler ekip olamazlar. Fikirlerini açıkça özgürce ifade
edemezler. En azından onlar öyle düşünürler ve öyle hissederler.
Üçüncü büyük risk de “KAYGI BOZUKLUĞUDUR.” Kaygı
strese verilen bir reaksiyon olduğu için kaygı taşıyan mühendisler stres altında çalışamazlar, dağılırlar.
Bu risklerin üçü de acil önlem alınması gereken risklerdir.
Türkiye’de benim bildiğim hiçbir Ar-Ge merkezinin kadrosunda psikolog bulunmamaktadır. Oysa bu bölümler
psikologlara en çok ihtiyaç duyulan yerlerdir. Her yaratıcı
projenin içinde psikologların olması gerekmektedir.
Bugün dönüp dolaşıp aynı kısır döngünün içinde sıkışıp
kalıyoruz. Sonra neden yaratıcı, değerli tasarımlar yapamıyoruz diye hayıflanıyoruz. Oysa konfor alanımızdan her
çıkmaya çalıştığımızda korkup geri dönüyoruz. İş hayatım
boyunca hiç mazeret üretmedim. Hiç kimsenin de mazeretini dinlemedim. Korku ve baskı ile büyütülen gençlikten yaratıcı olmalarını beklemek hayal olur. Yine de bir
yerde farkına varıp kendimizi geliştirebiliriz.


Yalnızlık, özellikle Covid-19 salgını döneminde ve sonrasında karşımıza gelecek en ölümcül risk olacaktır. Zaten
bir ekip oluşturamadığımız çalışanlar gittikçe yalnızlaşacaklar. Bu aşamada şunları düşünmek önemlidir.

Ne yapacağız neler yapabiliriz onlar için? Bu yalnızlıktan nasıl
kurtarabiliriz onları? Eğer bu sorulara hızlıca yanıt bulamazsak bu konuda çalışanlarda daha büyük kaygı bozuklukları oluşacak.
Yalnızca tasarım konularında çalışanlarda değil mühendisliğin tüm alanlarında psikolojik riskler artacak. Üretimde çalışanları bekleyen en büyük risk “DEPRESYON” olacak. Firmanızda üretimde çalışan mühendis arkadaşlarını
biraz gözlemlerseniz depresif tavırlar sergilediklerini hemen fark edersiniz.
Gelin bu yazıyı eski bir anı ile bitirelim. Yıllar önce birgün
Kocaeli Makine Mühendisleri Odasında oturup bir işimi
halletmeye çalışırken, içeriye otuzlu yaşlarda bir makine
mühendisi arkadaş girdi. “Affedersiniz odadan kaydımı
sildirmek istiyorum” dedi. Herkes şaşkın şakın ona bakarken devam etti. “Ben firmada kalite bölümünde çalışıyorum. İş tanımım Kalite Mühendisi olarak değişti” dedi.
Dikkatli olun çok daha zor ve büyük bir dalga geliyor
hayatımıza. Sevgi ile kalın okuduğunuz için teşekkür
ederim.

BİR YİĞİT GURBETE GİTSE GÖR BAŞINA NELER GELİR

Bir bir veya daha fazla kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir
Bir bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar ve iç mekan görseli olabilir

Geçtiğimiz hafta sonu Antalya’da 2021 Cumhuriyet Kupası Açık İkili Briç Şampiyonası vardı. Türkiye’nin en iyi oyuncularının çoğu oradaydı. Boyumuzun ölçüsünü aldık ve döndük.(B finalinde 100 takım içinde 41.) Yolda yürürken kendi kendime “Kalk gidelim sevdiğim bu el bize yaramaz, anam yaramaz” türküsünü mırıldandığımı hatırlıyorum.🥲 Olsun! Daha yaşım genç önümüzdeki maçlarda telafi ederim. Tam bu üzüntüyü yaşarken iyi haber İstanbul’dan geldi. TBF’nin (Türkiye Briç Federasyonu) yaptığı sıralamaya göre Ata Briç Derneği’nde an itibarıyla 2021 yılı birincisiyim (494 sporcu içinde) Güncel sıralamayı bu linkten görebilirsiniz. https://mp.tbricfed.org.tr/ranking/by-club?club=506&year=2021&month= An’ı yaşamayı severim, mutluluğu ertelemeye gerek yok. Yıl sonunu bekleyemedim kesin sonuç için, belki de yerim değişir yazacak bir şey kalmaz, 🤔🙂 yıl sonuna kadar kim öle kim kala.😊 Dereyi görmeden paçayı sıvamışsın diyenlere “carpe diem” diyorum.

Hazır briç konusunu açmışken hiç bilmeyenler için bir şeyler yazmalıyım. İlk söyleyeceğim şudur: İskambil kağıdıyla oynandığı için kafanızdaki “kağıt oyunu, kahvehane oyunu” ön yargısını silin bir kere. İsmet İnönü, Erdal İnönü, Bill Gates, Nafiz Zorlu, Ömer Şerif, Atilla Dorsay, Hınçal Uluç, Dwight D. Eisenhower, Warren Buffet, Martina Navratilova, George Jacobs, Ömer Şerif, Woody Allen, Güven Erkaya, Li Lanquing gibi ünlü ve başarılı kişiler boş işlerle uğraşır mı? Hepsi çok iyi birer biriççi.

Briç zekâ ve yetenek oyunudur. İçinde bilgi, iletişim, uyum, konsantrasyon, dayanışma, psikoloji, sezgi, analiz, karar verme vardır; hayata dair her şeyi içerir, hayatın ta kendisidir. Gerçek bir beyin oyunudur, uluslararası bir spor dalıdır. Briç federasyonumuz ve bir briç milli takımımız var. Ortaklığa ve uyuma dayanır, bireysel başarı söz konusu değildir. Ortak düşünme ve beraber çalışmayı öğretir. Ortağınızın kartlar aracılığıyla size ilettiği bilgileri yorumlayıp, rakibinizin gücünü de hesaba katarak ortak haneye katkı sağlama çabasıdır. Briçte tek başına ben böyle düşündüm karar verdim mantığı yoktur, eşler (ortaklar) arasında kurulan anlaşmalar büyük önem kazanır. Ortağa ve rakiplere saygı esastır. Ayrıca sosyalleşmeyi, özgüveni artırır ve çok iyi bir çevre edindirir. Değişik puanlama sistemleri vardır. Esas olan zon bağlayıp, o zona ait puanları alıp verilen ikramiyelerle, oyunu kazanmaktır. Şilem ve grand şilem gibi en yüksek değerli bağlamalar da işin tadı ve keyfidir. Briç müzikle birlikte evrensel bir dildir. Günün her saatinde internet üzerinden bir yabancıyla ortak olup dünyanın herhangi ülkesindeki başka yabancılara karşı oyun oynayabilirsiniz. Turnuva brici şansın etkisini en aza indirmesi nedeniyle satranca benzetilebilir

Bu oyunda ihtiyat- atılganlık, korku-cesaret, mantıkla-duygusallık, akıl- hırs en uygun şekilde dengelenir. Ne çok sağlamcı olmalı ne de büyük risklere girmeli, en iyisi ideal bir karışım kurmaktır. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi, hayatın yansımasıdır bir anlamda. Aile ve iş yaşamında karar almak da böyle değil midir? Yani elimizde veriler, deneyimlerimiz ve içgüdülerimiz, biraz da paramız var karşıda da hayatın dayatmaları ve gücü (Briçte rakip takım diyelim) var. Kendimiz, eşimiz, çocuğumuz ve ortağımız için en doğru sağlıklı sağlam kararı vermeliyiz.

Olumsuz dağılımları sükunet ve disiplinle karşılanmasını gerektirir. İyi bir briççinin iyi bir evliliği, başarılı olduğu bir işi ve sosyal çevresi vardır.

Briç spordur: Çünkü sporu tanımlayan tüm unsurları içermektedir. Disiplin, kurallar, etik, katılım, eğitim, rekabet, performans, konsantrasyon, mücadele ruhu, dayanıklılık, dürüst oyun (Rakibin elini görmek bile istemeyiz) öyle ya; zeka sporu deyip de rakibin elini dikizlemek hoş değil. (Yine de her şeye rağmen büyük turnuvalarda ortaklar birbirinin yüzünü, gözünü, kaş göz işaretini görüp; manyel, sinyal, tüyo vs olmasın diye masanın ortasına paravan konur ve eşler birbirinin yüzünü görmezler)

Briç öğrenmesi kolaydır, zor olan iyi briççi olabilmektir. Her oyunda yeni bir şey öğrenir, yeni bir ders alırsınız. Briç o kadar iddialı bir oyundur ki ortada maddi bir çıkar yokken eşler oyun sırasında birbirine girebilir, oyun yarıda kalabilir. Çünkü ortada zor durumlar karşısında ortakların kağıt diliyle birbirlerine önerdikleri çözüm yolları (zekâ önerileri) vardır. Duruma göre size doğru gelen eşinize göre yanlış olabilir o an için bir rekabet ve çekişme içindesiniz. Herkes akıllı(!!) olduğuna ve kimse zekâsına toz kondurmayacağına göre ortaklar başlar kavgaya. Bu durum belki de gizliden gizliye bilinçaltında (Veya alenen) yapılan zekâ savaşı veya gizlenemeyen kibirdir.

Briç oynarken tam bir sessizlik hakimdir; salonda çıt çıkmaz, kütüphane ortamı oluşur oyuncular susar, kağıt ve zekâlar konuşmaya başlar. Akıl ve mantık çerçevesinde doğru karar vermeye ve uygulamaya çalışırsınız. İyi bir briççi anlık karar verebilme yetisine sahip olmalı duygularını ve ruh halini iyi yönetebilmelidir. Briç oynayan insan alzheimer ve parkinson olmaz. Oynarken oynadığınız eli düşünürken, zihninizdeki güncel problemleri unutur ve stresin etkisini azaltabilirsiniz. Bu arada oynanmış elleri oyun sonunda rakiplerle ve ortakla analiz etmek çok keyiflidir. Maç sonu yapılan spor proğramları gibidir. Öyle olsaydı, böyle olsaydı diye uzar gider…

Briç birçok Avrupa ülkesinde ve İsrail’de zorunlu derstir. Türkiye’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi başta olmak üzere 12 üniversitede seçmeli ders olarak verilmektedir. Çocuklarınızı erken yaşlarda briçe yönlendirin lütfen. http://www.bricciyiz.biz/genc/Secmeli.aspx

Yazımı ünlü briççilerden alıntılarla bitireyim. Mısırlı aktör Ömer Şerif “Seks yaparken briç düşündüğüm çok oldu ama briç oynarken seksi hiç düşünmedim” demiş. Woody Allen da brici seksle kıyaslıyor: “Sevişmek briç oynamak gibidir, eğer iyi bir partneriniz yoksa iyi bir eliniz olmasını ummalısınız.”

Gürsel ÇELİKKANAT

SAVAŞ SADECE SİLAHLA YAPILMAZ.

SAVAŞ MI ÇIKACAK?

Herkes zannediyor ki savaş falan çıkacak vatan için silahımızı, kılıcımızı alıp cepheden cepheye koşup vatanımızı, toprağımızı kurtaracağız eskisi gibi …

Hayır öyle olmayacak artık. Sizler çocuğum rezil olmasın şehirde büyüsün, şehirden ev, araba alayım, köyden büyük şehirlere kaçayım derken kim olduğunu dahi bilmediğiniz insanlar gelecek dedenizin babanızın size miras bıraktığı tarlaları, evleri, köyleri tek tek satın alacak, söz sahibi olacaklar. Siz kurak 5 para etmez dediğiniz toprağınızı 3 kuruş fazlaya sattım kar yaptım diye kasılacaksınız.

1 tane boş arazi bırakmadan işleyecekler, üretecekler, senin benim yapamadığımı yapacaklar. Bizim değerini bilmediğimiz yarım dönüm toprak dahi onların en büyük hayali. Biliyorlar ki Türkiye topraklarına adamı ters diksen düz biter.

Vatanın, topraklarımızın en büyük bekçisi, koruyucusu topraktan üreten köylülerdir.
Tarım arazileri yabancıların eline geçerse, Türk köylüsü biterse Atalarımızın bize kanıyla, canıyla, aç, susuz kalarak aldığı bu toprakları hiç savaşmadan kağıt parçası uğruna satarsak o zaman savaşı kaybetmiş olacağız.

Yatırım yapmak istiyorsanız gidin tarla alın, 49 yıllığına dağlardan arazimi kiralanıyor bunu onlara bırakmayın siz kiralayın. Topraktan kalkanla evi, arabayı her zaman alırsınız.

Miras başında kavga edip satılığa çıkarmayın. Paraya ihtiyacınız varsa toprağı işleyen kardeşinize satın.

Miras basında kavga edip bölüşülemeyen, mahkemelik olan tarla satışlarına gidin bakın Adliye önünde farklı bölgelerden haber alıp koşup gelen nereye çalıştığı, kime hizmet ettiği belli olmayan, yüzünü ilk ve son defa göreceğiniz insanlarla dolu.

Savaş çıkacak diye beklemeyin.

Savaşın ortasındayız.

Sn. Cennet Doğru dan.

Hikayeye bende bir anımı anlatarak katkıda bulunayım.


Bir zamanlar kooperatifler çok moda idi özellikle de ev sahibi olmanın yolu kooperatife girmekten geçerdi. Belediyeler kooperatif olunca proje onayını daha kolay verirdi.
Bursa’da böyle bir emlak kooperatifinin 95 katılımcısı vardı.
Kooperatif işlerini yaptı 95 konut yaptı. İçinde oturmaya başladılar. Yıllar geçti ama kooperatifi bitirip tapu almadılar. Birgün biri kooperatif üyelerinden hisselerini toplamaya başladı. Üyelerden evlerini ve kooperatif üyeliklerini satın almaya başladı. Düşük bir kira bedeliyle oturmalarına da izin veriyordu. 90 üyenin hisselerini alana kadar kimsenin umurunda olmadı. Bir başka değişle farkında olmadı. Satanlar aldıkları para ile araba aldılar, Ege ye tatile gittiler.
Kooperatif son toplantısına sadece 6 üye katıldı. Birinin tam 90 tane hissesi vardı.
Diğer beşine sizlerde satın hisselerinizi demiş. İkisi hariç diğer üçüde satmışlar.
Evler yıkılmış ve yerine yeni bir proje başlanmış. Yerin altına da girerek dükkanlar hariç tam 250 konut yapmış. Yaptığı tüm masraflar dahil servetini sadece bu işten 12 kat arttırdığını söylersem şaşırmazsınız değil mi?
Boşverin kim olduğunu.
Siz yukarıdaki hikayeye odaklanın hiç farkı yok.

Uykudan uyanmak bazen çok zor olabilir.
Sizler başarabilirsiniz.

Okan Dinç

OSMAN

BİR ANI

Sizlere hiç kendi kendini işe alan Osman’ı anlatmışmıydım.

Anlatmadım değil mi?
Nam-ı değer …. Neyse canım boşverin şimdi takılan isimleri.

Severim Osman’ı aslında tanısanız sizde seversiniz. Hadi gelin hikayemize anımıza Toyota’dan gelen telefon ile başlayalım.

Yoğun bir iş günüydü. Dışarıda serin ve yağmurlu bir hava vardı. Telefonum çaldığında montaj hatlarının arasında dolaşıyordum. Arayan o gün Toyota Adapazarı fabrikasında gövde kaliteden sorumlu şef arkadaş telefonda. Endişeli bir ses tonu ile Okan bey müsaitmisiniz dedi. Osman nasıl oldu iyi mi diye de devam etti. Osman ile telefon ile konuşuyorduk bir anda sustu sesi gelmiyor merak ettik dedi.

Ben bir kontrol edeyim bilgi vereceğim dedim. Kötü birşey yoktur olsa ilk bana haber gelir dedim. Kalite odasına doğru gittim. Osman kalite bölümünde çalışıyordu. Odaya girdiğimde Osman elinde telefon masada oturuyordu. Yanına yaklaştığımda uyuduğunu farkettim. Yavaş telefonu elinden alıp kapattıktan sonra, dışarıya çıkıp sanki yeni giriyormuş gibi kapıyı çalıp Osmaann diye hafifçe seslendim.

Osman hemen ayağa kalkıp. Buyrun Okan Bey dedi. Bir problem var mı? Benden bir isteğin var mı dedim. Yok teşekkür ederim hiçbir problem yok diye yanıtladı. Meğer tüm bölüm biliyormuş Osman’ın uyku problemini. Toyota’yı arayıp hattı arıza yapmış size dönecek herhangi bir problem yok dedim. Telefon ile konulurken uykuya dalıvermiş.

O dönem haftasonları Bursa’ya geldiğim için yaz aylarında Osman ara sıra Bursa’ya kadar benimle gelir. Bursa terminalden Karacabey otobüslerine biner oradan da boğazköydeki aile yazlığına giderdi. Pazartesi heyecanla yanına geldi Osman. Okan bey haftasonu ne oldu biliyormusunuz dedi.

-Ne oldu Osman?

– Cuma akşamüstü yolda otobüs bekliyordum. Bir araba durdu önümde yol sordular. Yolu tarif ettim ama bende o yöne gidiyorum yolun bir kısmını sizinle gelebilirim deyince beni de aldılar sağolsunlar. Kestirme yolu tarif ettim diye de beni yazlığa kadar bıraktılar.

– Nereye gidiyorlarmış Osman?

– Antalya’ya kestirme nasıl gidebiliriz diye sordular. Bende Karacabey- Balıkesir üzerinden tarif ettim.

Birşey demeden uzaklaştım yanında Pres bölümüne doğru gittim gülme sesim fazla duyulmasın diye. Bizim Osman o kadar inanarak yolu 150 km kadar uzatmış ki adamlar sırf bu yüzden birde 80 km ekstra onu bırakmak için yapmışlar.

Sizde tanıdınız artık Osman’ı. Yaptıklarından dolayı birgün insan kaynakları bölümüne gittim. Bana Osman ile kim görüşmüş işe giriş tutanağını kim imzalamış çıkarın dedim. Uzunca süren araştırmanın sonucunda Alp geldi. Okan inanmayacaksın ama bizden ve sizlerden hiç kimse görüşmemiş onunla dedi. O dönem ilk işe alacaklarımızı o kadar zorlu görüşmelerden geçiriyoruz ki anlatamam. Görüşme tutanaklarına görüşlerimizi not tutuyoruz. Hepsi geleceğin yöneticisi olacak.

Fakat Osman ile ne İnsan Kaynakları bölümünden ne kalite bölümünden ne de ben hiç görüşmemişiz. Osman kapıdan şirketteki japon expatlardan biri ile görüşmeye geldiğini söyleyerek içeriye girmiş. Kalite bölüm müdürü olan bu Japon arkadaşla bir toplantı odasına girmişler. Bir süre sonrada çıkmışlar. Osman odadan çıkınca hemen odanın karşısındaki İK bölümüne gidip. Beni Nakamura San işe aldı. Evrak listesini sizden mü alacağım demiş. Gidip Nakamura sana sordum. Ne konuşmuştunuz diye. Bana Türkçe bir yığın birşey söyledi. Hiçbirini anlamadım. Ben işe almadım Gürsel almıştır dedi.

Belki de Türkiye’de kendi kendini işe alan tek kişi bizim Osman. Bu arada kalite bölümünde de ilk terfi alan yine kendisi oldu. 😉☺️

Sevgiyle kalın hep güzel anılarınızı hatırlayın.

Briç’te Olasılık Dersleri – 1

Empas Olasılık Hesaplamaları

Bricin matematik kısmına girip çok az bilinen olasılık hesaplamalarını en temelden en karmaşığa doğru detaylı olarak inceleyeceğiz. Tüm konuları tek bir yazıyla işlememiz mümkün olmadığından birkaç yazılık bir seriye başlıyoruz.

Briçte genelde puan sayıp puanları yerleştirdikten sonra masa hissiyatımıza göre empas kararları alsak da bu yazıda masa hissiyatımızdan bağımsız olarak olasılık hesaplamaları üzerine yoğunlaşacağız. Diyelim ki kontratı yapmak için pik ruanın solda olmasına ihtiyacımız var. Her iki defans oyuncusunda da 13er kart olduğu için empasın geçme şansı 13/26 yani %50’dir. Bu olasılık rakiplerin ellerindeki kartlar konusunda bilgi edindikçe değişir. Diyelim ki solumuz zonda blokatif 3 karo açışı yaptı. Şimdi solda 7 tane karo varsayarız, bizde de karodan toplam 4 kart olsun, bu durumda sağa iki karo kalır. Dolayısıyla solumuzda karo dışında 6 kart olduğunu, sağımızda ise karo dışında 11 kart olduğunu biliyoruz. Bu durumda pik ruanın solda olma olasılığı artık %50 değil 6/17, yani %35 olur.

Bu basit yaklaşımı hepimizin bildiği “9 kartla dam empası yapmadan hep as-rua çek” tavsiyesinin doğruluğu üzerine uyarlayalım. Diyelim ki 9 kart kozumuzla 4 kör oynuyoruz. Atağı alıp as körü çektik ve yerin kör rua-valesine doğru kozu oynadık. Solumuz bu köre uydu. Empas mı yapalım, rua mı koyalım? Ataktan sonra her iki defans oyuncusunda 12 kart kalmıştır. As körü çekince 11er kart kaldı. Yere doğru kör oynadık, sol köre uyunca solun elinde 10 kart kaldı, ama sağın elinde hala 11 kart var. Şimdi koz damı elinde 10 kart kalanda mıdır, 11 kart kalanda mıdır kesin bilemeyiz ama 11 kart kalanda olma olasılığının daha yüksek olduğunu tahmin edebiliriz. O yüzden rua koymamız gerekir. Daha az bilinen çok benzer bir durumu inceleyelim. Yerde bir renkten AR102 olsun, elimizde de bu renk D43 olsun. Önce as, sonra dam çektik. Her iki rakip de ikişer kez uydu. Şimdi yere doğru oynayınca solumuz yine uydu. Empas mı atalım, rua mı koyalım? Artık cevabı biliyorsunuz, sağınızda 1 kart fazla olduğu için rua koymanız gerekiyor. Alıştırma olması için kendiniz cevap vermeye çalışın: Diyelim 11 kart kozunuz var ve rua koz dışarıda. Atağı aldınız, elden dam oynadınız, sol uydu. Empas mı atalım, as mı koyalım?

Diyelim ki sağımız zayıf iki pik açmış olsun ve bizde pikten toplam 5 kart olsun, dolayısıyla solda pik iki kart oluyor. Bu duruma göre olasılıkları tekrar hesaplayalım. 9 kart kozumuzla 4 kör oynuyoruz, atak pik geldi. Atağı aldık kör as çektik, yere doğru kör oynadık. Rua mı koyalım, vale mi koyalım? Ataktan sonra solda 12 kart kaldı, bu 12 kartın birinin pik olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla pik harici 11 kart kalmıştır. Sol köre iki tur uyunca solda pik harici kalan kart sayısı 9 olur. Ataktan sonra sağda 12 kart kalmıştır. Bu 12 kartın beşi piktir. Dolayısıyla sağda ataktan sonra pik harici 7 kart kaldı. Bir tur kör uyduğunu gördük. Dolayısıyla sağda pik harici 6 kart kaldı. Şimdi kör dam, elinde 9 kart olanda mıdır, 6 kart olanda mıdır? Tahmin edeceğiniz üzere artık ikinci lövede kör dam empası yapmak daha yüzdeli bir oyun olur. Empasın tutma olasılığı 9/15 yani %60 olur. Demek ki “9 kartla dam empası yapmadan hep as-rua çek” tavsiyesi her zaman doğru değilmiş…

Sinan Tatlıcıoğlu

SINIRLAR 2

Düşündünüz mü hiç nereden çıktı bu sınırlar diye. Çoğumuzun aklının ucuna bile gelmemiştir.

Toplumları biçimlendirmede, insanlara pranga vurmada, özgürlükleri kısıtlamada en önemli araçtır sınırlar. En kuvvetli sınır “DİL” diyebiliriz. Ama “DİN” de ondan aşağı kalmaz.

Din en zor sınırdır en bağlayıcı belki en ince olanı ama bir türlü kopartamadığımız. Kopartmaktan korktuğumuz bir bağlaç. Doğduğumuz topraklar, büyüdüğümüz çevre, hepsinden önemlisi hayata gözlerimizi açtığımız aile, doğuran büyüten konfor alanımız aile. Peki neden Din değil de Dil en sert en yıkılmaz sınır diye geçirdiniz içinizden biliyorum. Din bile Türkçe bir kelime değil. Size ilginç gelecek hatta Türkçe’ de Din kelimesinin tek bir kelime karşılığı yok.

Din kelimesi bize Arapça’dan gelmiş. Türkler islamla tanışmadan önce darm yada nom derlermiş din yerine. Darm Osmalıca ya açlık oburluk olarak geçmiş sonraları. Din her dönem tanımlanmış, bilinene yada bilinmeyen şekilleri ile. Arapça karşılığı ise tam olarak hayat tarzı demek aslında hayatınızı yaşamanın kuralları hükümleri yani sınırları demek.

Çok ünlü sosyologlar, filozoflar hep bunu incelemiş. Tanımını yapmaya çalışmışlar. Durkheim’e göre bir toplum birleştiricisi, Berger’e göre ise kutsal bir örtüdür. Haviland ise çözümsüz problemleri gömdüğümüz sandık gibi bahseder. Sapir için ise gönül huzuruna giden bir yoldur.

Benim tanımım ise sınır. Bir misineden ince görünmeyecek kadar ince ama kopmayacakmışçasına dayanıklı bir sınır. İp mi yooo değil. Korkularımız mı? Kendimiz için değil. Etnik köken masalından bir basamak daha önde bir sınır. Farkında değilmisiniz milliyetçiliğin, etnik kökenciliğin tanımını yaparken bile önde önce dini koyuyorlar. Sosyologlar dini toplum ile açıklarken, psikologlar bireyi topluluğa bağlayan bir üst benlik olayı olarak görürler. Oysa o toplumun içinde olmayı biz seçmedik. Konfor alanımızı oluştururken bile sınırlarımızı belirleyemiyoruz. Ailemiz diyorki bu dili konuşacaksın, sen bu dindensin, senin soyağacın bu etnik kökenden.

Bazen Lavey haklımı insanı etkileyen her türlü elektriksel olay dindir demekte. Kim nasıl tanımlarsa tanımlasın genel olarak bu bağlayıcı özgürlüğümüzü engelleyici sınır; doğaüstü, mukaddes, dogmatik yani değişmez ve tam teslimiyet gerektiren özelliklere din diyoruz.

İlk dini inanç konusunda hala kesin bir sonuca varılamadı. Eğer Göbekli Tepe bir thermal kaplıca oteli değilse bilinen ilk toplu tapınma yeri yani ilk kutsal buluşma noktası ilk sınır olacaktır. Öncesi varmıdır muhakkak vardır.

Hep düşünüyorum neden dil ve din bu kadar önde sınırlar. Yemek yemeden yada su içmeden yaşama şansım hiç yok. Ancak konuşmadan ve ibadet etmeden bir ömür geçirebilirim. Hı hı evet geçirebilirim. Sağır ve dilsizlerin kullandığı işaret dili ile her coğrafyadan insan ile rahatça sohbet edebilirim.

Konfor alanı dediğim yoksa bir kandırmacamı önümdeki engelleri bilerek mi koyuyorum. Neden düşünüp hayal kuramıyorum. Neden illa bir yaratılış ve doğuş teorisine ihtiyacım var.

Oysa sakinleşmem, özgürleşmem için tek ihtiyacım kendimi gö düğüm cehalet alanını sınırkarımı yıkmak, ortadan kaldırmak…

Sevgi bir adım atmaktır cehaleti yıkmak için.

SINIRLAR

Doğduğun coğrafya, aile, çevre kaderin olmaktan çıkmalı. İnsanlar kendi kaderlerini kendileri belirlemeli. Özgür olmalı.

Hep takılıp kalıyoruz bu özgürlük kavramına. Nereye kadar özgürüz. Özgürlüğün sınırları nerede başlar nerede biter. Genlerimiz belirleyici bir özellik mi?

Büyük resme bakıyorum her yerde bir sınır var karşımda. Önce ülkeler belirlemiş sınırlarını. O sınırlar içerisinde doğup yaşayan her canlı o ülkenin kölesi. İstediği gibi sömürüyor. Rejim adını verdiği kurallar silselesi ile. Rejimi kuralları o ülkede yaşayanlar belirlemiyor mu diyeceksiniz şimdi. Güldürmeyin beni. Komik oluyorsunuz. Bir avuç imtiyazlı azınlık yada şanslı azınlık. İsimleri, tanımları değişse bile yaşadıkları yaşattıkları birbirine benziyor. Kurallar hep tek taraflı. Adalet hiç yok. Çok ama çok azında belli belirsiz bir umut var. Ülke sınırları dedik, aklınıza hemen komşu ülke ile olan sınır çizgisi geldi değil mi? O iş öyle o kadar basit değil.

Bir pasaporttan ibaret değil ülke sınırları. Gelin beraber bakalım ülke sınırlarına;

1) Resmi dili.

2) Resmi dini.

3) Vergi sistemi.

4) Yönetim biçimi.

5) Etnik köken yalanı.

Hala en büyük sınır dil sınırıdır. Büyük belirleyici etkendir. Koyun gibi insanları gütmek için özellikle. Bu yazıyı bile yazarken kendimi sınırlandırılmış hissediyorum. En derin konu aslında bu. Sayfalarca konu hakkında yazabilirim. Bana göre gelişimin ilerlemenin önündeki en büyük engel. Dünya üzerinde Dil Devrimi yapabilmiş yegane ülkede doğmuş olmak büyük şans. Ne yazık ki bunu zerre kadar anlamayan birilerinin arasında yaşamak da bir o kadar şanssızlık. Bu nokta da biliyorum diğer sınırlar sosyolojik olarak birbirini etkiliyor. Dil konusunda takdir ettiğim bir ülkede Japonya. Başarılarının altındaki en önemli sırlardan biri de dil ile ilgili sınırlarının genişliği olduğunu düşünüyorum. Farkındaysanız dil ve dil devrimi üzerine neden yapıldığını düşünmediğiniz birçok polemik dönüyor ortalıklarda. Nedeni hep bu sınır meselesi. Dil ilk ve en belirleyici sınır hala.

Çıkıp birilerinin bi gece de atalarımızın mezarlarında yazanları okuyamaz hala geldik demesinin de nedeni bu. Bunu ona söylettirenler biliyorlar nedenini ama söyleyende bi haber. Kendisini sınırlayan dikenli tellerin arasında kendi sonunu bekliyor. Okuyup geliştireceği bir geleceği yok. Hayali bile yok.

Dil üzerine daha çok yazacaklarım var ama bugün tüm yükü birden yüklemiyeyim omuzlarınıza. Nasıl olsa “SINIR” tek bir güne, tek bir makaleye sığabilecek bir yazı değil. Bir sonraki yazıda din ile devam edeceğim. Arada dönüp din ile dil bağlantısını konuşacağız.

Sevgiyle dolu bugünüz olsun

Okan Dinç

MARATON

Hayatımız aslında bir maraton. Kimi zaman düz kimi zaman bayır.

Bir grup arkadaşım her sene İstanbul maratonuna katılıyor. Bu sene ısrarlara dayanamayıp ben de aralarında yer aldım.

 

Kocaman bir grup olduk ODTÜ olarak. Maratona her katılanın başını döndürüp baktığı bir grup.

Ancak o kıskanılan kalabalığın içerisinde biz Makine Mühendisleri farklı bir birliktelik sergiledik. Yılların dostluğunu taşıdık Asya’dan Avrupa’ya.

Dostluğu

Arkadaşlığı

Bir damla göz yaşını taşıdık.

Kucak dolusu sevgi götürdük bizi karşılayanlara

Burs bekleyenlere umut olduk.

Dünden aldık

Bugünü yarına taşıdık.

Köprüden geçen binlercesinden farklı olarak dostum seni taşıdık sırtımızda.

Seneye daha büyük bir birliktelik sergileyeceğiz.

Daha kalabalık

daha büyük bir umut olacağız.