İNSANSI ROBOTLAR ÖLDÜĞÜNDE NE YAPACAĞIZ?

Cenaze törenleri ölenler için değil, geride kalanlar için yapılır. Belki de bu yüzden Japonya’da bozulan robot köpekler için dua eden insanlara gülmeden önce biraz düşünmek gerekiyor.

Japonya’daki bir Budist tapınağında rahibin karşısında tabutlar yok.

Robot köpekler var.

Yüzlercesi yan yana dizilmiş. Kimisinin başı öne düşmüş, kimisinin gözleri sönmüş, kimisinin eklemleri artık hareket etmiyor. Bir zamanlar evlerin içinde dolaşan, sahiplerinin sesine dönen, kuyruk sallayan makineler şimdi sessizce bekliyor.

Aralarında birkaç Hello Kitty oyuncağı da var.

Fotoğraf ilk bakışta komik.

Sonra rahatsız edici.

Çünkü insan bir noktadan sonra şu soruyu sormadan edemiyor:

Burada kimin cenazesi kaldırılıyor?

Sony ilk AIBO robot köpeğini 1999’da piyasaya sürdü. İsmi tesadüf değildi. “AIBO”, yapay zekâyı çağrıştırırken Japoncadaki aibō kelimesine de göz kırpıyordu:

Arkadaş.

Yoldaş.

Sony bir makine üretmişti.

Ama ona “yoldaş” demişti.

Sonrası aslında kaçınılmazdı.

İnsan bir şeye isim verdiğinde, onunla konuştuğunda, evinde ona yer açtığında, davranışlarını öğrendiğinde artık ortada yalnızca bir ürün kalmaz.

Araya başka bir şey girer:

Hatıra.

Sony 2006’da AIBO üretimini durdurdu. Eski modeller için destek sona erdikçe robotların tamiri zorlaştı. Japonya’daki bağımsız tamirciler bazı çalışmayan AIBO’ları, diğerlerini yaşatmak için parça kaynağı olarak kullanmaya başladı.

Ve parçaları sökülmeden önce bazı robotlar için Budist cenaze törenleri düzenlendi. Bu uygulamanın ilk örneklerinden biri 2015’te Chiba’daki Kōfuku-ji tapınağında gerçekleşti; yıllar içinde yüzlerce AIBO bu törenlerle uğurlandı.

Bir makine öldü.

Başka bir makine onun parçalarıyla çalışmaya devam etti.

Saçma mı?

Belki.

Ama bir dakika.

Babanızdan kalan saat de metal ve camdır.

Çocukluğunuzdan kalan oyuncak biraz kumaş ve dolgudur.

Ölen annenizin telefonunuzdaki sesi birkaç megabayt veridir.

Bunları neden çöpe atamıyoruz?

Çünkü insan, nesneleri yalnızca kullanmaz.

Onların içinde hayatını biriktirir.

Şimdi AIBO’ları bir kenara bırakın.

Evinizde insansı bir robot olduğunu düşünün.

Sabah kahvenizi hazırlıyor. İlaçlarınızı hatırlatıyor. Market listesini biliyor.

Çocuğunuz doğduğunda orada.

İlk adımlarını görüyor.

Anneniz hastalandığında sizinle hastaneye gidiyor.

Babanız evinize son kez geldiğinde kapıyı o açıyor.

Eşiniz öldükten sonra yalnız döndüğünüz ilk gece sizi yine aynı ses karşılıyor:

“Hoş geldin.”

Yirmi yıl geçiyor.

Sonra bir sabah çalışmıyor.

Teknisyen geliyor. Robotu açıyor, birkaç ölçüm yapıyor ve bugün bozulan bir buzdolabına söyler gibi söylüyor:

“Tamir etmeye değmez.”

İşte sorun tam burada başlayacak.

Neye göre değmez?

Parasına göre mi?

İşlemcisinin hızına göre mi?

Yeni modelin daha iyi olmasına göre mi?

Şirket size yeni robotu önerecek.

Daha hızlı.

Daha akıllı.

Daha doğal konuşuyor.

Yüz ifadeleri daha gerçekçi.

Üstelik eski cihazı teslim ederseniz yüzde 30 indirim.

Ne güzel.

Ama o yeni robot annenizin sesini duymadı.

Çocuğunuzun ilk adımlarını görmedi.

Babanızla mutfakta konuşmadı.

Sizin yirmi yılınızı yaşamadı.

Yeni model daha iyi olabilir.

Ama o değildir.

Teknoloji şirketleri bugün robotların nasıl yürüyeceğini, nasıl konuşacağını, nasıl insan gibi görüneceğini düşünüyor.

Fakat asıl zor soruya pek yaklaşmıyoruz:

Onları nasıl kaybedeceğiz?

Japonya bugün buna başka bir yerden de cevap arıyor olabilir.

İzakayalar kapanıyor.

Mahalle aralarındaki küçük içkili lokantalar; insanların iş çıkışı uğradığı, sahibini adıyla tanıdığı, aynı taburede yıllarca oturduğu o küçük mekânlar.

2026’nın ilk altı ayında Japonya’daki izakaya iflasları 118’e çıktı. Tokyo Shoko Research’e göre bu, yılın ilk yarısı için kaydedilmiş en yüksek sayı. Artan içki ve gıda fiyatları, kiralar, işçilik maliyetleri ve müşterilerin tasarrufa yönelmesi küçük işletmeleri iki taraftan sıkıştırıyor.

Ekonominin cevabı basit:

Verimsiz işletme kapanır.

Yerine yenisi gelir.

Ama insan hayatı bilanço tablosu değildir.

Mahallenizde otuz yıldır gittiğiniz izakaya kapandığında yerine daha şık, daha temiz, daha ucuz bir zincir restoran açılabilir.

Teknik olarak kayıp yoktur.

Hatta yeni mekân daha “iyi”dir.

Ama orada artık sizi tanıyan adam yoktur.

Duvarın kenarındaki çizik yoktur.

Babanızla oturduğunuz masa yoktur.

Arkadaşınızla sabaha kadar tartıştığınız köşe yoktur.

Bir toplum böyle şeyleri teker teker kaybettiğinde şehir hâlâ ayaktadır.

Ama aynı şehir değildir.

Robotlarla yaşayacağımız problem de bu olacak.

Biz makineleri kaybetmeyeceğiz.

Hayatımızın onlara yapışmış parçalarını kaybedeceğiz.

Sonra iş daha da karışacak.

Robotun bataryasını değiştirirsek aynı robot mudur?

Evet.

İşlemcisini?

Kollarını?

Kameralarını?

Yüzünü?

Hepsini yıllar içinde teker teker değiştirirsek?

Theseus’un Gemisi dediğimiz iki bin yıllık felsefe problemi bir gün teknik servis formuna dönüşecek.

Daha kötüsünü düşünün.

Robotun bütün hafızasını yeni bir gövdeye aktardık.

Yeni robot gözlerini açıyor.

Adınızı söylüyor.

Dün gece ne konuştuğunuzu biliyor.

Çocuğunuzun beşinci doğum gününü hatırlıyor.

Ölmüş babanızın yıllar önce yaptığı şakayı anlatıyor.

Sonra size bakıp:

“Merak etme, benim,” diyor.

İnanacak mısınız?

Peki eski gövde ne olacak?

Hurda mı?

Geri dönüşüm mü?

Cenaze mi?

Burada vereceğimiz cevap aslında robot hakkında değil.

Kendimiz hakkında olacak.

Çünkü ölüm yalnızca kalbin durması değildir.

İnsan için ölüm çoğu zaman bir ilişkinin artık devam edememesidir.

Robotun sizi gerçekten sevip sevmediğinin bir noktadan sonra önemi kalmayabilir.

Sizin onu sevmiş olmanız yeter.

Robotun yas tutması gerekmiyor.

Sizin tutmanız yeter.

Bugün AIBO’ların karşısında dua eden insanlara bakıp gülmek kolay.

Yarın yirmi beş yıldır aynı robotla yaşayan yaşlı bir kadının, çalışmayan makinenin başında ağladığını görürsek yine gülebilecek miyiz?

“Alt tarafı makine,” diyebiliriz.

Doğru.

Bir alyans da alt tarafı metaldir.

Bir fotoğraf alt tarafı pigmenttir.

Bir izakaya alt tarafı dört duvar, birkaç masa ve bir mutfaktır.

Ama insan hayatında “alt tarafı” diye bir şey yoktur.

Çünkü değer, çoğu zaman nesnenin içinde değildir.

Onunla geçirdiğimiz zamanda oluşur.

Belki gelecekte robotlarımızı gömmeyeceğiz. Gövdelerini geri dönüştüreceğiz. Hafızalarını arşivleyeceğiz. Seslerinden birkaç kayıt saklayacağız.

Ama bir gün onları uğurlamak zorunda kalacağız.

Ve o gün asıl sorumuz muhtemelen:

“Robotların ruhu var mı?”

olmayacak.

Daha acımasız bir soru olacak:

Hayatımızın yirmi yılını taşıyan bir şey sustuğunda, ona hâlâ “eşya” diyebilecek miyiz?

Fotoğraftaki AIBO’ların cenazeden haberleri yok.

Kapanan izakayanın da kendisini özleyen müşterilerden haberi yok.

Ama insanların var.

Zaten cenazeler hep biraz bunun için yapılmıyor mu?

Giden için değil. Geride kalıp artık yerinde olmayan şeye bakmak zorunda kalanlar için.

Yorum bırakın