ÖĞRETMENİM, CANIM BENİM

Aradan onlarca yıl geçti.

Hayat bana çok şey öğretti. İnsanlar tanıdım, şehirler gördüm, sayısız kitap okudum. Kimi zaman başarıyı tattım, kimi zaman hayal kırıklığı yaşadım. Ama bugün dönüp çocukluğuma baktığımda, bütün o yılların içinden hâlâ aynı yüz beliriyor zihnimde:

İlkokul öğretmenim Sabahat Sözüdoğru.

Bir insanın hayatında bıraktığı iz, bazen öğrettiği bilgilerle değil, hissettirdikleriyle ölçülür. Sabahat Öğretmen bana bunu yıllar sonra öğretti.

Okulumuz küçüktü. Bursa’nın Demirtaşpaşa semtinde, mütevazı bir binası ve her teneffüste bize dünyalar kadar büyük gelen küçük bir bahçesi vardı. Çocuk aklımla o bahçenin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmezdim. Top oynar, koşar, düşer, kalkar ve yeniden koşar.

Okulun kapısından içeri girdiğimizde bizi yalnızca dersler değil, çok daha kıymetli bir duygu beklerdi: güven.

Bugün geriye dönüp baktığımda, ilkokul yıllarımdan aklımda kalan ilk şey matematik işlemleri ya da dilbilgisi kuralları değil; öğretmenlerimizin yüzündeki o sakinliktir.

Bize bağırdıklarını hatırlamıyorum.

Seslerini yükselttiklerini hatırlamıyorum.

Ceza verdiklerini de…

Yanlış yaptığımızda yeniden anlatırlardı. Anlamadığımızda bir kez daha anlatırlardı. Yine anlamadıysak, sabırla başa dönerlerdi. O yaşlarda bunun ne kadar kıymetli olduğunu bilmiyorduk elbette. Çocuklar için sevgi; su gibi, hava gibi doğal bir şeydir. Yokluğunu görünce değerini anlarsınız.

Ben o değeri dördüncü sınıfta öğrendim.

Bir gün Sabahat Öğretmen hastalandı ve okula gelemedi. Yerine başka bir öğretmen geldi.

O gün sınıfın havası değişmişti.

Sorulara kızıyordu, çocuklara bağırıyordu, cezalar veriyordu. Belki onun eğitim anlayışı buydu. Belki başka okullarda bu sıradan bir gündü. Ama bizim için değildi.

Çünkü biz dört yıl boyunca bambaşka bir öğretmenlik görmüştük.

Sınıfımızda öğrenmekte zorlanan bir arkadaşımız vardı. Hepimizden daha yavaş anlar, daha geç öğrenirdi. O gün en çok o üzülmüştü. En çok o azar işitmişti.

Ertesi gün Sabahat Öğretmen sınıfa döndüğünde, unutamadığım bir manzarayla karşılaştı.

Neredeyse bütün sınıf ağlıyordu.

Çocuklar birer birer etrafını sardılar. Şikâyet etmek için değil, sığınmak için…

O arkadaşımız ise annesi ve babasıyla birlikte okula gelmişti. Gece boyunca ağlamıştı.

Çünkü dört yıl boyunca kimse ona başarısız olduğu için kızmamıştı.

Kimse onu anlamadığı için cezalandırmamıştı.

Sabahat Öğretmen de bunu hiçbir zaman yapmamıştı.

Bugün eğitim üzerine çok şey konuşuluyor.

Yeni yöntemler, yeni modeller, yeni teoriler…

Öğrenmeyi öğrenmekten söz ediliyor.

Belki bunların hepsi değerlidir.

Ama ben ne zaman öğretmenliği düşünsem, aklıma önce bir sınıf gelir.

Küçük bir okul.

Küçük bir bahçe.

Ve sesini yükseltmeden öğretmeyi başaran bir kadın.

Çünkü yıllar sonra fark ettim ki iyi öğretmenler yalnızca ders anlatmaz.

Bir çocuğun kendine olan inancını korur.

Merakını korur.

Hatasından korkmamasını sağlar.

Ve en önemlisi, öğrenmenin sevgiyle mümkün olduğunu gösterir.

Bugün hâlâ adını saygı ve minnetle anıyorsam, bunun nedeni yalnızca bana okuma yazmayı öğretmiş olması değildir.

Bana insan olmanın nezaketini de öğretmiş olmasıdır.

Bazı öğretmenler mesleklerini yaparlar.

Bazıları ise bir ömür boyunca öğrencilerinin içinde yaşamaya devam ederler.

Sabahat Öğretmen benim için onlardan biridir.

Bugün Demirtaşpaşa İlkokulu fiziken olmasa da hâlâ benim anılarımda ve yüreğimde yaşıyor.

Sevgiyle ve minnetle…

Yorum bırakın