Japonya’nın iki kasabası, Türkiye’nin 2050’ye giderken yüzleşmesi gereken bir gerçeği hatırlatıyor: Her şehir büyüyemez. Ama her şehir iyi yönetilebilir.
Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido Adası’nda birbirine 40 kilometreden daha yakın iki kasaba var: Nanporo ve Yubari.
Nanporo son yıllarda yeni sakinler çekiyor. Bölgenin ekonomik merkezi Sapporo’ya yakınlığı, konut olanakları ve genç ailelere yönelik destekleriyle Japonya’nın nüfus kaybı yaşayan genel eğiliminden ayrışıyor.
Yubari ise tam tersine, bir zamanlar 100 binden fazla insanın yaşadığı, kömür madenciliğiyle gelişmiş bir şehir. Madenlerin kapanmasının ardından nüfusunu, ekonomik gücünü ve gelir kaynaklarının önemli bölümünü kaybetti. 2007 yılında ağır bir mali yeniden yapılandırma sürecine girdi. Bugün nüfusu geçmişteki en yüksek düzeyinin yaklaşık %5’i kadar.
İki kasaba birbirine çok yakın. Ancak gelecekleri birbirinden çok uzak.
Bu hikâyeyi ilginç yapan yalnızca nüfus rakamları değil.
Nanporo büyümeyi yönetmeye çalışırken Yubari küçülmenin maliyetleriyle yaşamayı öğreniyor.
Peki Türkiye hangisine hazırlanıyor?
Büyümeye göre tasarlanmış bir ülke
Türkiye’de şehirlerin gelişmişliğini anlatırken kullandığımız kelimelere dikkat edin.
Yeni organize sanayi bölgesi, yeni konut alanı, yeni hastane, yeni yol, yeni üniversite, yeni yatırım.
Neredeyse bütün başarı göstergelerimiz büyüme üzerine kurulu.
Bir şehrin nüfusunun artmasını ekonomik canlılığın işareti olarak görüyoruz. Yeni binaları, genişleyen sanayi alanlarını ve büyüyen altyapıyı gelişmenin kanıtı sayıyoruz.
Elbette bunların önemli bir bölümü gerçek ihtiyaçlardan kaynaklanıyor.
Ancak üzerinde yeterince düşünmediğimiz bir soru var:
Ya o şehrin nüfusu yirmi yıl sonra bugünkünden daha az olursa?
Bugün 100 bin kişiye hizmet vermek üzere planlanan bir altyapı, 2050 yılında 70 bin kişiye hizmet veriyorsa ne olacak?
Kullanılmayan kapasitenin maliyetini kim karşılayacak?
Bir okulun öğrenci sayısı yarıya indiğinde binanın bakım giderleri de yarıya inmiyor. Bir su hattından yararlanan hane sayısı azaldığında boruların uzunluğu kısalmıyor. Bir hastanenin hizmet verdiği nüfus küçüldüğünde bütün sabit giderleri aynı oranda azalmıyor.
Yubari’nin yaşadığı sorun tam da buydu.
Ekonomik faaliyetler ve nüfus gerilerken geçmişteki büyüklüğe göre kurulmuş şehrin mali yükümlülükleri devam etti.
Buradan çıkarılacak ders oldukça açık:
Nüfus azalabilir. Ama geçmişte alınmış yatırım kararlarının maliyeti kendiliğinden azalmaz.
Türkiye’nin nüfusu artıyor. Bu bizi yanıltmasın.
TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’nin nüfusu 86 milyonu geçti.
Ancak aynı yıl 33 ilin nüfusu azaldı.
Bu iki rakamı birlikte okumak gerekiyor.
Çünkü ülkenin toplam nüfusunun artması, bütün şehirlerinin büyüdüğü anlamına gelmiyor.
Üstelik Türkiye yaşlanıyor.
TÜİK’in ana senaryo projeksiyonlarında 2050 yılında nüfusun yaklaşık %23’ünün 65 yaş ve üzerinde olması bekleniyor.
Bu, yalnızca emeklilik veya sağlık harcamalarıyla ilgili bir değişim değil.
Bir şehirde yaşayan insan sayısı aynı kalsa bile çalışma çağındaki nüfus azalabilir. Okullara olan ihtiyaç gerilerken yaşlı bakımına, erişilebilir ulaşıma ve sağlık hizmetlerine olan ihtiyaç artabilir.
Sanayi işletmeleri açısından ise daha önemli bir sonuç ortaya çıkabilir: İş gücüne erişim zorlaşabilir.
Türkiye’nin bazı şehirleri nüfus kazanmaya devam ederken bazıları gençlerini kaybedebilir.
Dolayısıyla 2050’nin asıl meselesi yalnızca Türkiye’nin kaç milyon insanı olacağı değil, bu insanların nerede, hangi yaşta ve hangi ekonomik faaliyetler içinde yaşayacağıdır.
Bugün kurduğumuz fabrikaların çalışanları 2045’te nerede olacak?
Sanayi yatırımlarında arazi maliyetini hesaplıyoruz.
Enerji fiyatlarını, lojistik bağlantılarını, teşvikleri, vergi avantajlarını ve yatırımın geri dönüş süresini inceliyoruz.
Peki yirmi yıl sonraki bölgesel nüfus yapısını aynı ciddiyetle değerlendiriyor muyuz?
Bugün bir sanayi bölgesine yatırım yapan şirket, 2045 yılında o bölgede yeterli sayıda teknisyen, operatör ve mühendis bulabilecek mi?
Meslek liselerinde kaç öğrenci olacak?
Gençler o şehirde yaşamayı tercih edecek mi?
Çalışanların aileleri için yeterli eğitim, sağlık ve sosyal yaşam olanakları bulunacak mı?
Bu sorular yatırım fizibilitesinin dışında bırakıldığında önemli bir risk gözden kaçıyor.
Bir fabrikanın makineleri çalışabilir durumda olabilir. Siparişleri, sermayesi ve teknolojisi de yeterli olabilir.
Ancak üretimi sürdürecek insan kaynağı bulunamıyorsa, o fabrikanın gerçek kapasitesi nedir?
Sanayide yıllardır makinelerin güvenilirliğini, bakım maliyetlerini ve ekonomik ömürlerini hesaplıyoruz.
Artık sanayi bölgelerinin demografik güvenilirliğini de hesaplamamız gerekiyor.
Çünkü bir yatırımın sürdürülebilirliği yalnızca makinelerin ömrüne değil, o makineleri çalıştıracak insanların geleceğine de bağlıdır.
Her şehre yeni sanayi bölgesi kurmak kalkınma politikası mıdır?
Türkiye’nin şehirleşme ve sanayi politikalarında üzerinde durulması gereken bir başka mesele de yatırımların coğrafi dağılımı.
Bir bölgede nüfus azalırken yeni sanayi alanları oluşturmak her zaman yanlış değildir. Doğru sektör, teknoloji ve istihdam modeliyle yeni yatırımlar nüfus kaybını yavaşlatabilir, hatta tersine çevirebilir.
Ancak her yatırımın aynı sonucu vereceğini varsaymak da doğru değildir.
Yatırım kararının yalnızca arazi bulunabilirliği ve teşvik avantajları üzerinden alınması yeterli olmaz.
Bölgenin mevcut üretim altyapısı, tedarikçi ağı, eğitim kapasitesi, ulaşım bağlantıları ve gelecekteki insan kaynağı birlikte değerlendirilmelidir.
Aksi halde birbirine yakın bölgelerde düşük kapasiteyle çalışan sanayi alanları, yetersiz iş gücü havuzları ve giderek artan altyapı maliyetleriyle karşılaşabiliriz.
Burada sanayinin çok iyi bildiği bir kavramı şehirler için de kullanmak gerekiyor: Kapasite kullanım oranı.
Bir fabrikada kapasite kullanım oranının sürekli düşmesi yöneticileri harekete geçirir.
Peki aynı soruyu şehirler için soruyor muyuz?
Kullanılmayan konutlar, boşalan okullar, düşük yoğunluklu yerleşim alanları ve yeterince değerlendirilemeyen altyapı yatırımları da bir tür kapasite sorunu değil midir?
Elbette bir şehri fabrikayla aynı mantıkla yönetemeyiz. Şehirlerin sosyal, kültürel ve insani sorumlulukları vardır. Ancak kaynak kullanımının sürdürülebilirliğini sorgulamak, bu sorumluluklarla çelişmez.
Tam tersine, gelecek kuşaklara daha yaşanabilir şehirler bırakmanın koşullarından biridir.
Yubari’nin bize öğrettiği en zor karar
Yubari’nin nüfusu azaldığında şehir yönetiminin önünde kolay seçenekler yoktu.
Bir tarafta geçmişte kurulmuş geniş bir altyapı, diğer tarafta azalan nüfus ve sınırlı mali kaynaklar vardı.
Japonya’da geliştirilen kompakt şehir yaklaşımı, böyle koşullarda yerleşim alanlarını ve kamu hizmetlerini daha erişilebilir merkezlerde toplamayı amaçlıyor.
Ancak bu yaklaşımın uygulanması da kolay değil.
İnsanların yaşadıkları mahallelerle ilişkileri var. Yaşlıların alışkanlıkları, ailelerin geçmişleri, toplumun ortak hafızası var.
Bir mahalleyi yalnızca bakım maliyeti yüksek diye kapatamazsınız.
Bu nedenle küçülmeyi yönetmek, yalnızca binaları kapatmak veya hizmetleri azaltmak değildir.
Hangi hizmetlerin nerede sürdürüleceğini, insanların bu hizmetlere nasıl ulaşacağını ve ekonomik kaynakların nasıl korunacağını birlikte planlamaktır.
Burada belki de büyümeyi yönetmekten daha zor bir liderlik becerisi gerekiyor.
Büyüme dönemlerinde yeni yatırımların açılışını yapmak kolaydır. Asıl güç olan, artık ihtiyaç duyulmayan kapasite hakkında zamanında ve doğru karar verebilmektir.
Nanporo da bütün şehirler için çözüm değil
Nanporo’nun nüfus çekebilmesi umut verici.
Ancak başarısında Sapporo’ya yakınlığının önemli bir rol oynadığını unutmamak gerekiyor.
Her kasabanın yakınında büyük bir ekonomik merkez bulunmuyor.
Her yerleşim yeni aileleri çekebilecek iş olanaklarına, ulaşım bağlantılarına veya konut koşullarına sahip değil.
Dahası, bir kasabanın nüfus kazanması bazen komşu yerleşimin nüfus kaybetmesi anlamına gelebiliyor.
Bu nedenle bütün şehirleri yeniden büyütmeye çalışmak, ülke ölçeğinde sürdürülebilir bir strateji olmayabilir.
Bazı şehirler büyüyecek.
Bazıları mevcut nüfusunu koruyacak.
Bazıları ise küçülecek.
Önemli olan bu farklı gelecekleri başarısızlık veya başarı etiketiyle değerlendirmek değil, her biri için gerçekçi bir yönetim modeli oluşturmak.
Türkiye’nin 2050 planlarında eksik kalabilecek soru
Bugün yapılan birçok yatırım 2050 yılında da kullanılacak.
Yeni bir sanayi bölgesi, hastane, ulaşım hattı veya konut alanı yalnızca bugünün ihtiyacını karşılamak için yapılmıyor.
Bu yatırımların ekonomik ve toplumsal etkileri gelecek kuşaklara uzanıyor.
Dolayısıyla yatırım kararlarında üç ayrı senaryonun değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Nüfus beklenenden hızlı artarsa ne olacak?
Nüfus sabit kalırsa yatırım ekonomik olarak sürdürülebilecek mi?
Nüfus azalırsa altyapı ve hizmetler nasıl yeniden düzenlenecek?
Bunlar yalnızca şehir plancılarının soruları değil.
Sanayi yatırımcılarının, finans kuruluşlarının, yerel yönetimlerin ve kamu politikalarını hazırlayan kurumların da yanıtlaması gereken sorular.
Özellikle nüfus kaybı riski taşıyan bölgelerde yeni yatırımların yalnızca ilk kuruluş maliyetini değil, yaşam döngüsü boyunca oluşacak bakım, yenileme ve işletme giderlerini de değerlendirmek gerekiyor.
Bir yatırımın bugün finanse edilebilmesi, otuz yıl boyunca ekonomik olarak sürdürülebileceği anlamına gelmez.
Gelecekte kullanılmayacak kapasiteyi bugünden inşa etmek de bir kaynak israfıdır.
Sonuç: Belki de büyümeyi değil, doğru büyüklüğü konuşmalıyız
Nanporo ve Yubari’nin hikâyesi Türkiye’ye hazır bir reçete sunmuyor.
Ancak görmezden gelmememiz gereken bir gerçeği gösteriyor.
Demografik değişim her şehri aynı biçimde etkilemeyecek.
Bazı şehirler büyümeyi yönetmekte zorlanırken bazıları nüfus kaybının ekonomik ve sosyal sonuçlarıyla karşılaşacak.
Türkiye’nin önündeki mesele, bütün şehirleri aynı büyüme hedeflerine yönlendirmek değil; her şehrin ekonomik yapısına, nüfus eğilimine ve kaynaklarına uygun bir gelecek tasarlamak.
Sanayide öğrendiğimiz temel ilkelerden biri şudur: Daha fazla üretim yapmak, her zaman daha verimli olmak anlamına gelmez.
Şehirler için de benzer bir gerçeği kabul etmemiz gerekiyor.
Daha fazla bina, daha fazla yol, daha fazla sanayi alanı ve daha fazla nüfus her zaman daha iyi bir şehir anlamına gelmez.
Bazen mevcut kaynakları daha iyi kullanmak, yeni kapasite oluşturmaktan daha değerlidir.
Bazen büyümeyi yavaşlatmak, büyümenin yarattığı sorunları çözebilir.
Bazen de küçülmeyi zamanında planlamak, bir şehrin geleceğini koruyabilir.
Türkiye’nin 2050’ye hazırlanırken yanıtlaması gereken soru artık yalnızca hangi şehirlerin büyüyeceği değildir.
Asıl soru, büyümeyecek şehirler için bugünden ne yaptığımızdır.
Çünkü bir şehrin nüfusu azalabilir.
Ekonomik yapısı değişebilir.
Sanayisi dönüşebilir.
Ama bütün bunlar olurken insanların yaşam kalitesinin de gerilemesi kaçınılmaz değildir.
Geleceğin başarılı şehirleri en fazla büyüyenler değil, değişen koşullara en iyi uyum sağlayabilenler olacaktır.
Araştırma kaynakları
- TÜİK — Nüfus Projeksiyonları, 2023–2100
- TÜİK — Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi, 2025
- TÜİK — İstatistiklerle Yaşlılar, 2025
- Nanporo Belediyesi — Konut ve Yerleşim Destekleri
- Yubari Belediyesi — Kompakt Şehir Planı (PDF)
Not: 2035–2050 değerlendirmeleri, resmî nüfus projeksiyonlarından hareketle yapılan senaryo temelli yorumlardır; tek tek Türk şehirleri için kesin nüfus tahminleri değildir.

Bir Cevap Yazın